24 Mayıs 2020

10 Maddede Kayıp Kuşak (Lost Generation)

Büşra Çabuk

‘Büyük tarihi olaylar kuşak kavramını oluşturur’, diyor Karl Mannheim. Peki, bu büyük tarihi olaylara bütün bir kuşak aynı tepkiyi mi vermektedir? Hayır. Olayları aynı sosyal bağlam içinde yaşıyor olsak bile, verdiğimiz tepkiler farklı olabilmektedir. Yani asıl kuşak, içinde birçok kuşak kümesini barındırabilir.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında verdikleri tepkilere ve yaşamlarını şekillendirme biçimlerine göre, Kayıp Kuşak (Lost Generation) da buna bir örnektir. 

Karl Mannheim
Karl Mannheim

Peki, bu Kayıp Kuşak’ı diğerlerinden farklı kılan nedir? 

İsminde de geçtiği gibi, ‘kayıp’ olma hissi. Her şeyini kaybetme hissi hakimdir. Bu, bi nevi doğrudur da, gerçekten savaşa gidip gelmeyen, kaybedilen bir genç kuşak vardır. Geride kalanlar da bunu hayatları boyunca hisseder. Eskiden sahip oldukları her şeyi kaybetmiş durumdadırlar; içlerindeki motivasyon, güven ve güzel olan diğer pek çok şey…

Geleceğe karşı bir umutları kalmamıştır. Hedonist ve haz odaklı bir hayat biçimini benimsemişlerdir. Kesin ve umut dolu konuşmalar onlar için artık uzaktır. Sadece eğlence, edebiyat üzerine kurulu bir hayatları vardır. Çoğu Amerika’dan Avrupa’ya taşınmış, burada bohem bir yaşam tarzı sürmeye başlamıştır.

Yazar, şair, oyun yazarı ve sanat koleksiyoncusu olan Gertrude Stein ‘Lost Generation’ kavramını edebiyatla buluşturan isim olmuştur. Kayıp Kuşak, gerçek kaybolan, ölen bir kuşağın yanı sıra bir edebiyat akımı olarak da isimlendirilmiştir.

Gertrude Stein
Gertrude Stein

Ernest Hemingway’in yazdığı Güneş de Doğar romanında bu rahatça görülmektedir. Hemingway, iki savaşı da deneyimlemiş bir yazardır. Romandaki kahramanlar Amerika’dan Avrupa’ya taşınmışlardır. Savaş hakkında konuşmaktan her zaman kaçınmaktadırlar, fakat aslında her an savaş sahnesinde gibidirler. Eğlence odaklı bir hayat sürmeye çalışsalarda hepsi aslında çok mutsuzdurlar.

Ernest Hemingway
Ernest Hemingway

Diğer bir edebiyat örneğini Great Gatsby romanında görmekteyiz. F. Scott Fitzgerald’ın yazdığı romanda, savaşa katılan bir asker olan kahraman, savaştan döndüğünde sevdiği kız da dahil olmak üzere her şeyini kaybetmiştir. 

Amerikan Rüyası olarak da yorumlanan; zengin olup her şeyi geri alma -mutluluk da dahil- düşüncesiyle çok zengin bir iş adamına dönüşmüştür. Fakat savaş sonrasında yaşadığı, travma sonrası stres bozukluğu hayatını ele geçirmiştir. ‘Hiçbir şey mutluluk getiremez’ düşüncesi burada gerçek olmaktadır.

F. Scott Fitzgerald
F. Scott Fitzgerald

‘Neden yaşıyoruz?’ Düşüncesi

Ölümle birebir yüzleşen bu kuşak, aslında varoluş sancısı içinde yüzmektedir. Eğlenceli, içkili partilerde sürdürdükleri hayatlarına rağmen mutlu değildirler ve sürekli hayatı sorgulamaktadırlar. Yaşama arzusu ve keyif alma hissi onları terk etmiş gibidir.

Ahlaki Değerleri Sorgulama ve Reddetme

Bu kuşak toplumsal kurallara uymak istemez. Onlar için artık her şey önemini yitirmiştir. Milyonlarca gencin öldüğü bir savaştan geriye kalan tek şey, acıdır ve hiçbir toplumsallık duygusu bu acıdan daha gerçek değildir.

Saygı duyacakları hiçbir şey kalmamıştır ve ölene kadar içmek daha hoş görülmektedir. Fakat bu boş vermişliğe rağmen, birçok edebiyat ve sanat eseri de çıkmıştır bu dönemde. ‘Hiçbir şeyin’ yarattığı çok şey vardır. Kuşağın en tanınan üyeleri; Gertrude Stein, F. Scott Fitzgerald, Zelda Fitzgerald, T. S. Eliot ve Ernest Hemingway’dir.

T.S. Eliot
T.S. Eliot

Paris’te Gece Yarısı filminde de gördüğümüz bohem yaşam tarzı, aslında kayıp neslin ekrana hızlı bir yansımasıdır. Başroldeki genç adam kaybolduğu Paris sokaklarında, sürpriz bir şekilde edebiyatta ve sanatta yer edinen birçok isimle karşılaşır ve hayal edemeyeceği kadar güzel sohbetlere katılır. Peki, bunlar gerçek midir? 

Savaş sonrası “Kayıp Kuşak” döneminde evet.

midnight in paris

Büşra Çabuk

Tüm yazıları

E-bültenimize kaydolun.