15 Mart 2021

Uncharted 4: A Thief’s End – Protagonist Analizi

Selçuk Culum

Uncharted serisiyle 2011 yılında tanıştım. O dönem oyun arayışındaydım ve “neymiş bu” diye alıp, en ufak bir fikrimin olmadığı bu oyun için “Lara Croft’un erkek versiyonu” yorumunu yapmıştım. İkinci oyunla birlikte bu imajı yıkmayı başarmışlardı. Bugünse, ne ironiktir ki, Tomb Raider için Uncharted’ın taklidi yorumları yapılıyor.

İlk oyunu severek oynadım ve ikinci oyunu da hemen aldım. İlk oyun, sadece bir ısınma turuymuş. İkinci oyunu oynadıkça, ilk oyunun karakterlere ve hikayenin geçtiği evrene alışmak için yapılmış olduğunu hissediyorsunuz. Bir aksiyon oyunu ne kadar iyi olabilirse, oyun da bu sınırlarda geziyordu. Lakin beni seriye asıl bağlayan ve koyu bir fanı yapan oyun Uncharted 3: Drake’s Deception oldu. Aradan geçen 10 yıla rağmen, hala zaman zaman Playstation 3’ü açıp oynarım.

Bu ilk üç oyun Playstation 3 için özel olarak geliştirilmiş oyunlardı. Ciddi bir fan kitlesine sahip olan serinin, Playstation 4 için mutlaka devamı yapılması gerekiyordu.

Uncharted 4: A Thief’s End, 2016 yılında çıktı. Ancak ben 2017’de deneyimleyebildim. Oyun, grafik ve oynanış olarak ilk üçlemenin üstüne koyarak geliştirilmişti. Daha akıcı animasyonlar ve daha rahat bir oynanışı vardı.

Uncharted 4, oyun olma konusundaki iddiasını ve benim beklentimi karşılıyordu. Zaten çıktığı dönemde de görüşlerine güvenilen web sitelerinden ve eleştirmenlerden dolu dolu övgü almıştı. Bu yüzden daha fazla uzatmadan Uncharted 4’ün problemlerinden bahsetmek istiyorum.

Nathan Drake’i Kahramana Dönüştürmek

İlk üçlemenin çok basit ve terketmediği bir kural vardı. O da, Nathan Drake’i kahramana dönüştürmekti. Bu basit kural, bu türden bir hikaye için olmazsa olmazdı. 

Amy Hennig’in ilk üç oyunu da neredeyse benzer bir sonla bitirmesinin bir nedeni vardı: Nathan’ın imajını kurtarmak.

uncharted 4

Uncharted: Drake’s Fortune

Uncharted: Drake’s Fortune’da Nathan Drake, El Dorado’nun lanetiyle, insanı adeta zombiye çeviren korkunç ve şeytani gücün kötü adamların eline geçmesine engel oluyordu. Tüm dünyayı tehdit eden, korkunç bir biyolojik silahın kullanılmaması için savaşıyorduk. Yani, dünyayı kurtarıyorduk. Başlangıçta hazine için çıktığımız yolculuk, kötü adamların planlarını bozan bir kahraman hikayesine dönüşüyordu.

Uncharted 2: Among Thieves

Uncharted 2: Among Thieves’te farklı bir macera ve hikaye anlatırken, yine aynı formül kullanıyordu. 

Marco Polo’nun hazinesi için yola çıkan Nathan, Zoran Lazarevic ve ordusuyla başa çıkmaya çalışıyordu. Lazarevic; Shambala’daki Çintamani taşıyla büyük bir güce kavuşmak isteyen, kötü ve acımasız bir adamdı. Yani Nathan, dünyayı potansiyel bir Cengiz Han, Hitler veya Stalin’den kurtarıyordu. Oyunda Lazarevic’in bu isimlerden söz etmesi, onun bu güçle neler yapmak istediğini gösteriyordu. Kısacası Nathan Drake, dünyaya zarar vermek isteyen adamları öldüren bir kahraman oluyor ya da en azından bir katil olmuyordu.

Uncharted 3: Drake’s Deception

Uncharted 3: Drake’s Deception’da da yine aynı formüle başvurulmuştu. İlk iki oyuna göre Nathan Drake’i daha yakından tanıdık. Hikaye daha derin işlendi ve yaşanan olaylar daha gizemli bir hal aldı. 

Marlowe ve ordusu, İrem Şehri’ni bulmak ve Kral Solomon’un (Süleyman Peygamber) cinlerin şeytani ruhunu büyük bir vazoya hapsedip, şehrin derinlerine yolladığı lanetli gücü almak istiyorlardı. Kral Solomon, kutsal kitaplarda cinlere ve şeytanlara hükmeden, hem kral hem peygamber olarak anlatılır. Oyunda da İrem Şehri’ni ararken kutsal kitaplardan referans veriliyor ve bu hikayeyi, Rubilhali Çölü’nde karşılaştığımız, şehri korumak için çölde gezen Bedevi benzeri grubun liderinden de (Salim) dinliyoruz.

Oyunun neredeyse sonlarına kadar kişisel bir mesele ve takıntıları yüzünden yola çıkan Nathan’ın, çıktığı yolculuğun yine bir dünyayı kurtarma yolculuğuna dönüştüğünü görüyoruz.

Uncharted 4: A Thief’s End

Uncharted 4: A Thief’s End’de ise, Nathan Drake yine bir şekilde kendini hazine arayışında buluyor. Ve yine bu hazine avı macerasında bir sürü insan ölüyor. 

Evet, bu bir oyun diyebilirsiniz. Lakin, bu aynı zamanda bir hikaye ve üstelik yakın zamanda beyazperdeye aktarılacak bir hikaye. Ana karakterin düşmanları öldürmesi için gerekli ve gerçekçi bir neden koyulamazsa, o karakter ile kuracağımız bağ farklı olur.

Kötü adamların başkarakter olduğu filmler, oyunlar ve kitaplar elbette var. Fakat bu karakterlerin iyi, kötü ya da gri olduğunu, hikaye bize bir şekilde aktarıyor. Uncharted 4’de ise, Nathan Drake çok iyi bir adam olarak gösteriliyor. Ama yaptığı işler o kadar da iyi değil. Hikayenin resmettiği karakter ile eylemleri arasında ciddi bir uyuşmazlık var.

Oyunun Başlangıcı

Oyun, bu motivasyonu en başta, Nathan’ın kardeşi Sam’in borcunu ödemek için fedakarlık yapmak zorunda kaldığımız bir yolculuk olarak gösteriyor. İlk üçlemenin de açılışında; olay, kişisel bir konudan evrensel bir tehdit unsurunu önlemeye dönüşüyordu. Burada da aynı şey olacak zannediyorsunuz, ama olmuyor. Üstelik bu defa, düşmanımız önceki hikayelerdeki kadar kötü değil. Kötü, ama dünyaya hükmetme hayali olan biri değil. Sadece Henry Avery’nin korsan hazinesine yıllarca kafayı takmış ve bu uğurda servetini harcamayı göze almış biri. 

Rafe Adler, zengin bir iş adamı. Zamanında ana karakterimiz Nathan ile Henry Avery’nin hazinesini arayıp bulamamış ve bu yüzden bunu takıntı haline getirmiş. Nathan da o sırada, önceki oyunlarda yaşadığımız maceralarla, adını bu türden işler ile ilgilenen kişilere duyurmuş, şöhretli biri olmuş.

Sam Drake

Sam Drake konusuna gelirsek; Sam daha önceki oyunlarda hiç bahsi geçmemiş bir karakter. Ana karakterimizin birinci dereceden kan bağı olan, bu kadar mühim bir karakterin varlığından söz edilmemesi için tek bir neden olabilir. O da, bu ikili arasında ciddi bir husumet olması.

Üçüncü oyunda çocukluğuna döndüğümüz Nathan’ın geçmişinde, Sam’a dair bir iz görmüyoruz. Yani Sam, bir anda ortaya çıkan yeni bir karakter. Üstelik Nathan’ın çok değer verdiği biri olarak gösteriliyor. İnsan bu kadar sevdiği birini kaybetse bile, 15 yıl boyunca hiç bahsetmez mi, diye sormadan edemiyorum.

Amy Hennig’in bu dördüncü oyun için Sam karakterini, Nathan’ın karşına dikilen bir kötü adam olarak gösterme fikri varmış. Bu karakter, 15 yıl önce Nathan’ın onu Panama Hapishanesi’nde terk etmesi üzerine kinlenen ve hesap sormak adına ortaya çıkacak biri olacakmış.

Bunu Jason Schreier’in kitabı, Kan, Ter ve Pikseller’den öğreniyoruz.

Tekrar ana meseleye dönelim…

Nathan gibi, şöhrete sahip bir iş adamı olarak anılmak isteyen Rafe, doğuştan zengin olmanın verdiği “baba parası ile meşhur” imajını yıkmak istediği için bu keşif yolculuğuna çıkıyor. Bu uğurda yoluna çıkan her şeyle ölümüne mücadele edecek kadar hırslı ve sadist. Rafe, Nathan ile yolu kesiştiğinde, ondan yolundan çekilmesini istiyor. Nathan ise, Sam’in bahanesi ile bu cezbedici macerayı bırakmak istemiyor ve hatta bu, Rafe ile Nathan arasında “hangimiz daha iyi hazine avcısıyız” gibi bir kibir yarışına dönüşüyor. Bu yarış boyuncaysa, sayısız adam ölüyor.

Rafe, hazine arayışında Shoreline denen bir kiralık ordu ile anlaşıyor ve bu ordunun sahibi Nadine ile ortaklık yapıyor. Oyunda mücadele ettiğimiz düşman grupları sadece bu ordunun üyelerinden oluşuyor. Rafe ve Nadine, Libertalia denen korsan şehrini ararken, adada Nathan ve Sam’i köşeye sıkıştırıyorlar. Sam’in borcu olmadığını Rafe’den öğrenen Nathan ve oyunu oynayan bizler, hayalkırıklığı yaşıyoruz.

Sam de Panama Hapishanesi’nde geçirdiği zaman boyunca bunu takıntı yapmış ve dışarı çıktığında, böylesine bencilce bir maceraya kardeşi Nathan’ı ikna etmek için kötü adamlara borcum var yalanını ortaya atmış.

Nathan hazineden vazgeçse de, Sam vazgeçmiyor ve onun peşinden gidip yolundan döndürmeye çalışsa da, finalde korsan gemisinde buluyoruz kendimizi.

Rafe ile arası bozulan Nadine, hem Nathan’ı, hem de Rafe’i oyuna getiriyor ve silahını alıp, onları gemide terk ederek gözden kayboluyor. Gemideki tuzakların aktif olması ile yaralanan Sam, bayılıyor. Bu sırada biz de Rafe ile bir kılıç düellosuna tutuşuyoruz. Bu epik ve sinematik final bossunu ne kadar sevsem de, yaşanan hiçbir şey anlamını bulmuyor. 

Nathan ve Sam hazineyi alamadıkları gibi, Rafe’i de öldürmek zorunda kalıyorlar. Elleri kana bulanıyor ama hikaye, onların doğru olanı yaptığını gösteren bir resim çiziyor. Karakterlerin hali ve tavırları bu şekilde çünkü.

İlk üç oyun, özellikle Uncharted 3, sinemada benzeri olan, gerek hikaye anlatımı, gerekse kullandığı formül olsun, Brendan Fraser’ın oynadığı Mumya filminden bariz ilham almış.

Hatırlarsanız, Mumya filminde de Imhotep’i durdurmak için sayısız adam ölüyordu. Fakat karakterlerin bunu yaparken motivasyonu dünyayı kurtarmaktı. Uncharted 4 ise, lanetli bir korsan hazinesi gibi güzel bir klişeyi uygulamak varken bunu uygulamıyor.

Nathan Drake

Nathan Drake, bir kahramandan kişisel çıkarları ya da bir hiç uğruna yüzlerce kişiyi öldürebilecek bir karaktere dönüştürülmüş. Rick O’Connell’dan, John Wick’e… Fakat Nathan’ın tavırları ve hikayenin ona yüklediği misyon, hala Rick O’Connell gibi. 

Bunda oyunun yönetmeninin değişmesinin de ciddi bir payı olduğu gerçeği yadsınamaz. Karaktere ahlaken bu kadar problemli şeyler yaptırdıktan sonra, onunla empati ve bağ kurulmasını sağlayacak yüksek bir ideal verilmeliydi. Bu da en klişe olan “dünyayı kurtarmak” konsepti olabilirdi. Fakat bu detay serinin son oyununda yönetmenliği üstlenen Bruce Straley ile Neil Druckmann’ın gözünden kaçmış. 

Kısacası; ilk üç oyunda Nathan’ın yaptığı eylemler, dünyayı kurtarma çatısı altında toplanarak affedilebilir olurken, son oyun böyle bir amaç vermediğinden Nathan Drake’i ne şekilde ele alacağımızı bilemiyoruz. Nathan Drake melek yüzlü ve iyi kalpli bir katil olarak hikayeyi tamamlıyor. Zamanında, önceki oyunlar için bu espri yapılırken son oyunun bu konuda savunulabilir bir tarafı kalmamış gibi.

Sadece şuradan hikayenin kurtulma potansiyeli var; Nathan bu yolculuğa Sam’in borcunu ödeyebilmek, hayatını kurtarabilmek adına çıkıyor. O ana kadar yaptığı her şeyi mecbur olduğuna inanarak yaptığından, nispeten bağışlanabilir oluyor. Adadaki mücadelenin ikinci yarısı da, Shoreline’nin eline düşen Sam’i kurtarmakla geçiyor. Hikayenin bütün yörüngesi Sam’e odaklı dönüyor. Açıkcası dünyayı kurtarma klişesi ile daha basit ve odaklı bir hikaye anlatabilmek varken, bu tercih, karakterin imajını ciddi şekilde zedelemiş.

Uncharted serisi hiçbir zaman sıra dışı ve derin bir hikaye anlatmaya çalışan bir oyun olmadı. O, bir klişeyi layığı ile işlenirse ne kadar kaliteli olabileceğini gösteren güzel bir aksiyon – macera oyunuydu.

Nathan Drake, oyun dünyasındaki en favori karakterlerimden biri. Fakat son oyunun karakteri ahlaki açıdan problemli bir şekilde ele alışı, her zaman bu karakter ile derin bir bağ kurmamı engelleyecek.

Selçuk Culum

Tüm yazıları

E-bültenimize kaydolun.