
Ontolojik Zemin: Logos ve Kayıtsız Evren
Stoacı felsefe perspektifinde evren, kendiliğinden oluşum gösteren rastgele bir olgu değil; akla uygun bir düzen içerisinde işleyen bir bütün olarak kabul edilir. Bu düzenin temelinde logos* kavramı önemli bir olgudur. Logos hem evreni yöneten evrensel aklı hem de insanın akıl ve düşünce kaynağını ifade eder.
Stoacı anlayışta doğada meydana gelen her olay, zorunlu bir nedensellik çerçevesinde gerçekleşir ve bu çerçeve rasyonellik zincirinin içerisindedir. Dolayısıyla varlık, kendi içinde anlamlı ve düzenlidir. İnsanın görevi bu düzeni kavrayarak onun sınırları içinde yaşamak olmalıdır.
Absürdizmde ise, ontolojik zemin temelleri tamamıyla farklıdır. Albert Camus, evreni insanın anlam talep, arzu ve isteğine karşı sessiz, soğuk ve kayıtsız bir gerçeklik olarak tanımlar. Evren ne iyi ne kötüdür ne de insan için bir amaç taşır: Evren yalnızca vardır. Anlam, varlığın kendisinde değil, insan bilincinin beklentilerinde ortaya çıkar. Bu nedenle absürt durum, düzenli bir kozmos anlayışından değil; anlam arayan insan ile kayıtsız bir evren arasındaki çatışmadan doğar.
Bu iki yaklaşım arasındaki temel fark, varlığın yapısına ilişkin kabullerde ortaya çıkar.
Stoacılıkta evren, logos sayesinde anlamlı bir bütün olarak kavranabilirken yani insanın anlam arayışına ve ihtiyacına hizmet edebilirken Absürdizmde evren, insan bilincine herhangi bir anlam sunmamaktadır. Buna rağmen her iki düşünce de insanın bu ontolojik gerçeklik karşısında bir tutum geliştirmesi gerektiğini savunur.
Stoacı tutum, evrensel düzene uyumu öne çıkarırken absürt tutum, düzenin yokluğuna rağmen bilinçli bir yaşam sürdürmeyi amaçlar.
*Logos: Antik Yunan felsefesinde söz, akıl ve düzen anlamlarına gelmektedir. Doğada rastlantı değil akıl vardır. Logos aynı zamanda doğa yasalarıdır. Stoacılık anlayışına göre evren bir bütündür ve kendi kendine işleyebilen bir yapıya sahip değildir ve dolayısıyla bir akıl tarafından işlenmesi gerekir. İşte, bu akıl, logostur.


İnsanın Anlam Talebi
Absürt durum, insanın anlam arayışı ile dünyanın bu arayışa kayıtsız kalması cevap vermemesi arasındaki çatışmadan doğar. Stoacılara göre insan, evrensel düzeni kavrayamadığı ölçüde huzursuzluk yaşar. Stoacı anlayış anlamsızlığa karşı dirençsizdir, katlanılamaz bulunur.
Camus’a göre ise, insanın anlam istemesi doğaldır; fakat bu isteğin karşılıksız kalması kaçınılmazdır. Her iki yaklaşımda da sorun, dünyanın değil insan bilincinin beklentileridir. İnsanlar doğası gereğe hayatta bir anlam ister ki hayata tutunma gücü bulabilsin.
Nietzsche’nin ‘Tanrının Ölümü’nü işlediği nokta da bir bakıma anlam arayışından doğmakta ve insan inançları üzerine çok sağlam bir örnek niteliğinde sunulabilmektedir. İnsan anlamsız bulduğu şeyden uzaklaşma ve kaçış yolunda ilerleme eğilimindedir. Absürt anlayış insana bu anlamsızlık karşısında güç ve direnç sunar. Anlamsızlığa rağmen yaşamayı savunur ve böylelikle yine başladığımız noktaya, insanın anlam arayışının bitip tükenebilecek bir olgu değil, ihtiyaç noktasında bir gereklilik olduğu kapısına çıkarız.

Absürt Bilinci: Camus ve Başkaldırı
Camus’a göre insan, anlam isteyen ve anlam arayan bir varlıkken dünya bu talebin karşısında sessiz ve soğuk kalmaktadır. Camus’a göre bu durum absürttür. Absürt, insanın anlam isteğinin cevabının sessizlik olmasından doğar. Camus ‘hayat yaşamaya değer mi’ sorusunda yoğunlaşır ve Sisifos Söyleni’nde ‘asıl felsefi sorun intihardır’ diye vurgular. Camus’un başkaldırısı tanrıya isyan etmek yahut politik bir isyan olup dünyayı düzeni sokmak amacında değildir. Camus’un başkaldırısı, anlamsızlığa karşı olan bir başkaldırıdır. Hayatın sorumuza cevap vermeyişine rağmen intiharı düşünmeyerek yaşama ve anlamsızlığa ‘EVET’ diyebilme cesaretini gösterebilmektir.
Absürt anlayışta kişi, ilahi güçleri, kaderi ve tanrıyı reddeder. Çünkü bunlar anlamsızlığa karşı birer kaçıştır. İnsanların çoğunun, her dinde, anlam arayışındaki en büyük cevaplarından birisinin dini sebepler olduğunu görebiliriz. Hatta çoğu insanın intihar etmeme sebebi bile tanrı korkusu olabilir. Absürdizm bu düşüncelerin hepsini reddeder ve insanı aşkın bir varlığa dayandırmadan kendi varoluşu içinde temellendirir. Yaşamı bir düşünce inanış üzerine temellendirmeden, anlamsızlığı ile kabul etmektir.


Stoacı Tavır: Yazgıya Uyum ve Akıl
Stoacı felsefede başa gelen olaylar insan iradesinin dışında gerçekleşir. Bu düşünce yazgıya körü körüne boyun eğmek anlamına gelmez. Aksine bu tutum, insanın kontrol edemediği olaylar karşısında aklını korumasını ve iç özgürlüğünü muhafaza etmesini amaçlar. Ve bu düşünce temeli insanın hayat yükünü azaltır ve olaylara verilen tepki ve süreçte oluşabilecek pesimist tepkileri kırabilir. İnsanın özgürlüğü, bu olaylara verdiği tepkide ortaya çıkar.
Epiktetos’a göre; insanı sarsan şey olaylar değil, onlar hakkında verdiği yargılardır. Bir olay ve olgu, kişinin önemsediği şiddet ve derecede vardır. Asıl konu olaylar değil olaylara bakış açısı ve perspektiftir. Bu nedenle Stoacı tavır, yazgıya körü körüne boyun eğmek değil; akla uygun bir kabulleniştir. Bu kabulleniş, pasiflik değil, bilincin korunmasıdır. Absürt anlayışta insana yüklenen anlam ağırlığının yükü, stoacı anlayışta bir nebze olsun azaltılmıştır diyebiliriz.
Stoacılara göre; insanın gerçek özgürlüğü, dış dünyada değil, kendi yargıları üzerindeki egemenliğinde ortaya çıkar. Bu nedenle Stoacı bilgeliği benimsemiş birey, başına gelen olayları değiştiremese bile, onlara verdiği tepkileri yönetebilir.
Stoacılıkta erdem en yüksek iyidir ve insanın mutluluğu dış koşullara değil, erdemli yaşamaya bağlıdır. Acı, hastalık ve ölüm gibi olgular doğanın bir parçasıdır ve insan bunlara karşı direnmek yerine, onları akılla kavramalıdır. Stoacı kabulleniş, pasif bir teslimiyet değil bilinçli ve sağlıklı bir uyumdur. Bu bağlamda Stoacı tavır, dünyanın işleyişine isyan etmekten ziyade, insanın kendi iç düzenini kurma çabası olarak değerlendirilebilir.

Başkaldırı Biçimi: Kaçış mı, Yüzleşme mi?
Absürdizm ve Stoacılık, ortak düşünce yolunda kaçışı reddeder. Stoacı bilge, acıyı inkâr etmez fakat ona boyun eğmez. Acıyı kabullenerek yoluna devam edebilme gücüne sahip bir erdemlilik seviyesindedir.
Absürt insan ise, anlamın yokluğunu kabul eder fakat bu yokluk karşısında yaşamaktan vazgeçmez. Anlamsızlığa rağmen her yeni güne uyanma cesaretini gösterebilir. Bu çok net bir başkaldırıdır. Başkaldırı, bir nevi cesaret işi değil midir zaten?
Her iki yaklaşımda da başkaldırı, gerçekliği reddetmek değil; onunla yüzleşmektir. Sıkıntılı bir durum karşısında zaten anlamsızlığın verdiği güç ile cesareti kaya gibi olan bir bireyin savaşma ve kabullenme süreci yadsınamaz bir gerçek olduğundan kaçış bir seçenek bile olmamalıdır. Absürdizm ve Stoacılık farklı açılardan ele alınmış iki düşünce biçimi olmasına rağmen bu ortak paydada buluşurlar. Stoacı anlayışta, sıkıntı karşısında insan isyan ve suçlamalar ile boğuşmak yerine rasyonalite çerçevesinde adımlar atabilmektedir.
Bu bağlamda her iki yaklaşımda da başkaldırı, dünyanın yapısına yönelmiş bir isyan değil, insanın kendi bilincine yönelik bir dönüşüm ve gelişim sürecidir. Absürdizmde başkaldırı, anlamsızlığa rağmen yaşamayı seçmekken Stoacılıkta, değiştirilemeyen koşullar karşısında iç özgürlüğü korumaktır. Böylece başkaldırı, dış dünyayı dönüştürme ve değiştirmenin karşılıksız çabası olmaktan çok, insanın kendi varoluşuna karşı sorumluluk alması biçiminde anlam kazanır.

Sisifos
Albert Camus, absürt düşüncenin en güçlü ve temel imgesini Sisifos Söyleni üzerinden kurmuştur. Sisifos, tanrılar tarafından bir kayayı dağın tepesine çıkarmaya mahkûm edilmiş fakat her seferinde kaya zirveye yaklaşırken geri düşmüştür. Bu sonsuz tekrar, amaçsızlık ve sonuçsuzlukla birlikte ele alınmalıdır. Sisifos’un trajedisi, taşıdığı yükten çok bu yükün hiçbir yere varmamasıdır. Dağın tepesine çıkmaktaki hazzın son noktaya yaklaşıldığında kaybedilmesinin trajik felsefesidir.
Sisifos’un trajedisi bu noktada insanın varoluşuna benzemektedir. İnsan da anlam arayan bir varlık olmasına rağmen, evren bu arayışa cevap vermez. Bu nedenle Sisifos’un kayası, insanın anlam arayışının simgesine dönüşür. Sisifos’un anlamı taşımakta yükümlüğü olduğu kayadır ve atlanılmamalıdır ki, bu aslında onun cezasıdır. Kaya her defasında yeniden yuvarlanır; tıpkı insanın her gün uyandığında sorduğu ‘neden?’ sorusu gibi. Absürt, işte bu tekrarın bilince varmasıyla ortaya çıkar.
Ancak Camus, Sisifos’u bir kurban olarak görülmesinden ziyade bir başkaldırı figürü olarak okur. Sisifos’un büyüklüğü kayayı her seferinde varış noktasına değil, düşünün noktasına taşımaktaki azminden gelmektedir. Kaya düşecektir. Fakat Sisifos bunu bilerek tekrar yürümeye başlar. Bunun bilincinde olması aslında Sisifos’un özgürlüğüdür.
Camus’un ifadesiyle; ‘Sisifos’u mutlu tasavvur etmek gerekir’ çünkü o durumunun anlamsızlığını inkâr etmeden yaşamayı seçmiştir. Aynı insanların hayatın anlamsızlığına rağmen her yeni bir güne uyanması gibi.
Sisifos’un başkaldırısı, kayayı bırakmakta değil onu her seferinde yeniden omuzlamaktadır. Bu nedenle absürt başkaldırı, dünyanın anlamsızlığını ortadan kaldırma çabası değil, bu anlamsızlıkla birlikte yaşamayı sürdürme iradesidir. Sisifos, sonuçsuzluğa rağmen yürümeye devam eden bilinçtir. Bu bilinç, umutsuzluğun karşıtı değil umuda ihtiyaç duymayan ve muhtaç olmayan bir duruşu temsil eder.
Bu bağlamda Sisifos, insanın trajedisini değil insanın tavrını temsil eder. Dünya değişmez, tıpkı kayanın düşeceği gerçeği gibi. Fakat insan, bu tekrarın bilincine vardığında, yazgı karşısında edilgen bir varlık olmaktan çıkar. Sisifos’un kayası, insanın anlam arayışıdır fakat asıl mesele kayanın nereye gittiği değil, insanın onu nasıl taşıdığıdır. İsyan ederek mi, başkaldırarak mı?


Etik Anlamda Yaşamak ve Vazgeçmek
Albert Camus, absürt düşüncenin etik sonucunu yaşam ile vazgeçiş arasındaki gerilimde ve ince çizgide temellendirir. Sisifos Söyleni adlı eserinde “asıl felsefi sorun intihardır” diyerek insanın anlamsızlık karşısında vereceği temel kararı ve pes ediş vurgusunu ele almaktadır.
Camus’a göre; hayatın anlamsızlığı yaşamdan vazgeçmek için bir gerekçe oluşturmaz. Aksine, bu anlamsızlıkla birlikte yaşamayı sürdürmek daha güçlü cesaretli ve bilinçli bir hale gelir. Bu noktada bilincin önemi ve esas olması yadsınamaz.
Camus açısından intihar, absürt karşısında geliştirilen bir çözüm değil pes edişin beraberinde getirdiği bir kaçış yoludur. Yaşamın anlamsızlığına son vermek yerine yaşamın kendisini sona erdirmek insanın dünyayla kurduğu gerilimli ilişkiyi ortadan kaldırır.
Bazı düşünürler nezdinde intihar etmek de bir varoluş biçimi iken Camus, intiharı felsefi bir çözüm olarak reddeder. Absürt, etik yaşamı aşkın bir anlamla temellendirmek yerine, yaşamı sürdürme iradesini merkeze alır. Burada esas konu hayatın neden yaşanmaya değer olduğundan ziyade anlamsızlığa rağmen neden terk edilmediğidir. Yani kayanın neden tekrar tekrar zirveye taşınma çabasıdır.
Stoacı düşüncede de benzer bir etik sonuç ortaya çıkar. Stoacı bilge için önemli olan acıdan kaçmak değil, zira acıdan kaçmak neredeyse hiçbir perspektifte özellikle psikoloji bilimde bir çözüm olamamıştır. Acı karşısında aklını ve iç düzenini koruyabilmektir. Hayattan vazgeçmek yazgı karşısında kurulması gereken iç egemenliği yarım bırakmak anlamına gelir. Bu bağlamda hem absürdizm hem de Stoacılık, insanın yaşamdan kaçmak yerine ona karşı bir tutum geliştirmesini önerir.
Bu nedenle absürt başkaldırı ile Stoacı kabulleniş, yaşamı mutlak bir anlamla temellendirmese de, onu terk etmeyi reddeder. Etik perspektifte dünyayı değiştirme iddiasından çok, insanın kendi varoluşu karşısında sorumluluk alması biçiminde ortaya çıkar. Yaşamak, umut ve bekleyişten ziyade, vazgeçmeyi reddetmenin bilinçli bir biçimi haline gelir.

Absürdizm ve Stoacılık: Karşıtlık mı, Yakınlık mı?
İlk bakışta Absürdizm ile Stoacılık, temel ve inanç yaklaşımları bakımından karşıt iki düşünce gibi görünse de etik noktada ortak paydada buluştuklarını vurgulamıştık.
Stoacılık evreni akla uygun düzenli ve zorunlu bir yapı olarak kavrarken Absürdizm, evreni insanın anlam talebine karşı kayıtsız bir gerçeklik olarak tanımlar. Bu ontolojik fark, her iki yaklaşımın başlangıç noktasını ayırır. Stoacı düşüncede insan, evrensel düzenle uyum içinde yaşamayı hedeflerken absürt bilinç, böyle bir düzenin varlığını reddeder.
Ancak bu karşıtlık, pratik yaşam düzeyinde yerini belirgin bir yakınlığa bırakır. Her iki düşünce biçimi de insanın kontrol edemediği koşullar karşısında içsel bir tutum geliştirmesini esas alır. Yani aslında çıkış noktalarında problem aynıdır. Stoacılıkta bu tutum akla uygun kabulleniş ve iç egemenliktir. Absürdizmde ise, anlam yokluğuna rağmen yaşamı sürdürme iradesidir. Böylece her iki yaklaşımda da sorun, dünyanın yapısından çok insanın bu dünyaya verdiği tepki ve yanıt kısmına yoğunlaşmaktadır.
Stoacı bilge için özgürlük, olayları değiştirebilme gücünde değil, onlara verdiği yargıları yönetebilme yetisinde ortaya çıkar. Absürt insan içinse, özgürlük, dünyanın anlamsızlığına rağmen yaşamı seçme bilincinde belirir. Bu noktada her iki yaklaşım da insanın dış koşullara bağımlı olmayan bir iç alan kurmasını savunur. Acı, hastalık, ölüm ve belirsizlik gibi olgular her iki düşüncede de kaçınılmaz kabul edilir. Fakat bu kaçınılmazlık, teslimiyet değil bilinçli bir tavırla karşılanır. Dolayısıyla Absürdizm ile Stoacılık arasındaki ilişki, basit bir karşıtlık olarak değil, farklı ontolojik kabullerden doğan, benzer etik sonuçlar olarak değerlendirilmelidir. Stoacı uyum ile absürt başkaldırı yöntem bakımından ayrılsa da insanı dünyaya karşı edilgen bir varlık olmaktan çıkarır.
Her iki düşünce de insanı, dışsal anlam arayışlarından çok, kendi yaşamına karşı sorumluluk alan bir özne konumuna yerleştirir.


Sıradanlığın Felsefesi
Absürdizm ve Stoacılık çoğu zaman soyut kavramlar üzerinden anlatılır ve okunur. Ancak her iki düşünce biçimi de gündelik hayatın sıradanlığı içinde anlam kazanır. Felsefi çoğu düşünce somutlaştırıldığı vakit kendini gerçekleştirmeye yakınlaşır. Başkaldırı, yalnızca büyük varoluşsal kararlarla değil, tekrar eden gündelik eylemlerle kurulur. Uyanmak, işe yahut okula gitmek, konuşmak, yemek yemek ve devam etmek… Tüm bu sıradanlık insanın anlamsızlık karşısındaki tutumunun somutlaştığı alanlardır.
Absürt bilinç açısından gündelik hayat, dünyanın sessizliğinin en görünür olduğu zemindir. Tekrar eden rutinler insanın anlam arzusunu boşa çıkaran yapıyı sürekli yeniden üretir. Ancak tam da bu noktada, sıradanlığı terk etmek değil, ona bilinçle katılmak başkaldırının biçimi hâline gelir. İnsan hayatın mekanikliğini fark ederek yaşamaya devam ettiğinde anlamsızlığa karşı teorik değil pratik bir direnç geliştirmiş olur.
Stoacı düşüncede de gündelik yaşam, erdemin sınandığı asıl alandır. Büyük felaketler kadar küçük rahatsızlıklar, gecikmeler, başarısızlıklar ve kayıplar insanın iç düzenini test eder. Stoacı bilgelik insanın bu küçük olaylar karşısında verdiği tepkilerde özgürlüğünü kurmasını hedefler. Böylece başkaldırı, olağanüstü koşullarda değil, sıradanlığın içinde ortaya çıkan bir tutum olur. Bu noktada günlük hayatta Stoacı yaklaşımın, Absürdizmi ve başkaldırıyı anlamada temel taşlardan birisi olduğunun söyleyebiliriz.
Dolayısıyla anlamsızlık karşısında geliştirilen felsefi tavır, soyut bir ifade olmaktan çıkarak gündelik hayatın içine yerleşir. İnsan, dünyanın değişmediği koşullarda bile kendi tutumunu geliştirdiğinde ve dönüştürdüğünde, başkaldırı bir olay olmaktan çıkıp bir yaşam biçimi haline gelir.

Anlamsızlığın Felsefi Başkaldırısı
Absürdizm ve Stoacılık, ilk maddede bahsettiğimiz farklı ontolojik zeminlerden hareket etseler de insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi dönüştüren iki güçlü düşünce biçimi sunar. Her iki yaklaşımda da temel mesele, dünyanın anlamlı olup olmamasından ya da anlam arayışından ziyade, insanın bu dünya karşısında nasıl bir tutum geliştirerek hayata tutunacağıdır. Bu nedenle başkaldırı yalnızca bir isyan biçimi değil, insanın kendi varoluşunu üstlenme ve benimseme tarzı haline gelir.
Anlamsızlık karşısında insan ya metafizik açıklamalara sığınarak bu boşluğu doldurmayı ya da bu boşlukla birlikte yaşamayı öğrenmeyi seçer. Absürt bilinç, bu boşluğu ortadan kaldırmadan onunla yüzleşmeyi önerirken Stoacı bilgelik, bu yüzleşmeyi akıl ve iç egemenlik aracılığıyla mümkün kılar. Böylece başkaldırı, dünyanın yapısına yönelmiş bir karşı çıkış olmaktan çıkarak, insanın kendi bilincine yönelttiği bir dönüşüme dönüşür.
Bu bağlamda anlamsızlık, insan için bir yıkım nedeni değil, aksine kendini oluşturmada önemli yapı taşlarından birisi olma rolündedir. İnsan artık dışsal bir anlam beklentisiyle değil, kendi tutumunun sorumluluğunu üstlenerek yaşar. Dolayısıyla anlamsızlığın felsefi başkaldırısı, dünyayı değiştirme iddiasından çok, insanın kendisini dönüştürme çabasıdır. Absürt isyan ile Stoacı kabulleniş, biçim bakımından ayrılsa da, insanı edilgen bir kader nesnesi olmaktan çıkararak bilinçli bir özne konumuna taşır. Başkaldırı artık bir patlama değil, süreklilik kazanan bir varoluş tavrıdır.
Bu nedenle anlamsızlık, insanı hayattan koparan bir boşluk ve çaresizlikten ziyade insanı hayata bağlayan bilinçli bir seçimin zemini olarak okunabilir. İnsan dünyanın sessizliğine rağmen yaşamayı sürdürdüğünde, başkaldırı artık bir eylem değil, bir karakter biçimi haline gelir. Ve belki de bu noktada felsefenin vardığı en sade sonuç şudur: Anlam bulunamadığında bile, insanın arayışı ve çabası anlamın yerini alabilir.
