“Benim gücümün ulaştığı yere sizin hayalleriniz bile ulaşamaz.”
Bu söz kibir değildir, bir zihniyet farkının ilanıdır.
Fatih Sultan Mehmet, bu cümleyi kurarken ordusunu değil, ufkunu işaret eder. Çünkü onun dünyasında güç, kitaplarda başlar ve haritalarda sonra erer.
Bu yazımda hayalini gerçeğe dönüştüren bir adamın hikayesini anlatacağım. Bu hikaye, hayalin yetmediği yerde ordunun da anlamı yoktur, diyen; bir Balkan devletinden Müslüman Roma’yı inşa eden II. Mehmet’in hikayesidir.

Sultanlıktan İmparatorluğa Geçiş
Fatih’in dedeleri güçlüydü: Osman, Orhan ve Bayezid gibi. Babası kudretliydi Koca Murad’dı. Varna’da Kosova’da Avrupa’yı yerin dibine sokmuş Türklüğü üstün kılmıştı. Ama Fatih’te başka bir cevher vardı. O ne dedelerine ne de diğer Türk hakanlarına benziyordu. Onda Roma Sezarlarının ruhu vardı, desek abartmış olmayız.
Sultan olmak hükmetmektir, imparator olmak ise anlamlandırmak. O, Osmanlı’yı yalnızca Türklerin değil; Balkanların, Anadolu’nun, Roma mirasının ve İslam dünyasının ortak çatısı hâline getirdi. Bu dönüşümü ataları gibi sadece kılıçla değil, zihniyetiyle de başardı.

Üç Kimliği Aynı Bedende Taşıyan Nadir Akıl
Birinci maddeden Türk Hakanlığını kenara ittiği asla anlaşılmasın. Fatih, aynı anda üç büyük mirası omuzladı: Türk hakanlığı, İslam’ın hamiliği ve Roma İmparatorluğu. Bunlardan hiçbirini terk etmedi, hiçbirini diğerine feda etmedi. Türk töresini bıraksaydı köksüz olurdu. Türk töresince torununa Oğuz ismini koydu. Yeniçerilere ‘kök girsün kızıl çıksun’ dedi. İslam’ı ihmal etse, meşruiyetini kaybederdi. ”Allah yolunda savaşmaktır niyetim, İslam dininin yalnızca yücelmesidir gayretim” diyerek cihat gazelleri yazdı. Roma’yı reddetse evrensel iddiası eksik kalırdı. O, bu üç kimliği çatıştırmadan yöneten nadir hükümdarlardandı.

İki Kez Taht, Bir Kez Olgunluk
Fatih’in ilk saltanatı erken bir tecrübeydi. Tahttan indirildi ama zihnen geri çekilmedi. İkinci kez tahta çıktığında artık acele etmeyen, zamanı yöneten bir lider vardı. Sürekli okudu. İskender’i, Sezar’ı ve aynı zamanda Dede Korkut hikayelerini. Bir Türk beyi nasıl olur biliyordu. 19 yaşında tekrar tahta döndüğünde artık hazırdı.
Fatih’in gerçek saltanatı ikinci tahta çıkışıyla başladı.

Kendini Çağıyla Değil, Tarihle Kıyaslayan Adam
Fatih çağdaşlarıyla yetinmediğini Sezar’ı, Büyük İskender’i, hatta Augustus’u okuduğunu yukarıda anlattım. Kendini onlarla tarttı. Mora’yı fethettiğinde Truva efsanesini hatırladı; Hektor ile Akhilleus’un mezarlarını arattı. Çünkü o, coğrafyayı sadece toprak olarak değil, hafıza olarak okuyan bir akla sahipti. Aynı Fatih, Bosna’yı fethettiğinde Balkanlar ve Avrupa tarihte ilk olan din hürriyetini belgelendirdi.
Fransisken rahiplerine ibadet özgürlüğü tanıdı ve onlara kendi dilleriyle hitap etti.

İstanbul: Fethedilen Şehirden Kurulan Başkent
İstanbul’un fethi askerî bir başarıdır. İstanbul’un başkent yapılması ise, imparatorluk işidir. Fatih şehri aldıktan sonra yıkmadı, düzenledi. Ortodoks Patrikhanesi’ne din hürriyeti verdi. Yetkilerini daraltmadı, aksine genişletti. Bin yıldır aralarında kavga bulunan Ortodoks ve Katolik kiliselerinin kavgalarına başka bir yön verdi. İstanbul’u ganimet değil, medeniyet merkezi yaptı.


Roma İmparatoru, İslam’ın Hamisi
“Kayser-i Rûm” unvanı Batı’ya verilen tarihsel bir cevaptı. İslam’ın hamiliği ise, Doğu’ya verilen ahlaki bir teminattı. Fatih bu iki rolü çatıştırmadı. Roma’nın devlet aklıyla İslam’ın adalet anlayışını birleştirdi. Osmanlı’yı Balkan devletinden imparatorluğa taşıyan ana eşik tam da burasıdır.

Rönesans’la Kurulan Bilinçli Temas
Fatih, Rönesans’ı uzaktan seyretmedi. Portresini yaptırdı, madalyonlar bastırdı, ressamlarla temas kurdu. Bellini’ye çizdirilen yüz, bir estetik tercihten çok zamanı mühürleme iradesidir. Sanatı gücün kalıcılığı olarak gördü. Yaptırdığı minyatürde Türk hakanları gibi bağdaş kurup otururken bir elinin başparmağında Türk okçuların ok atmakta kullandığı zihgir, diğer elinde gül bulunuyordu.
Mesajı resimle de vermeyi biliyordu. Şu anda bile biliyoruz; tarih sadece kazananları değil, iz bırakanları hatırlar.
10 Maddede Avrupa’nın Tuvalindeki Osmanlı yazımız da ilginizi çekebilir.

Kışın İlim, Yazın Sefer
Fatih’in iktidarı mevsimlere bölünmüştü. Yazın sefer vardı, kışın ilim. Sarayda felsefe, matematik, geometri, astronomi tartışıldı; kitaplar toplandı, çeviriler yapıldı. O, bilimi lüks değil ihtiyaç olarak gördü. Zihni çalışmayan bir devletin ordusunun da bir gün duracağını biliyordu. Huzurunda bilim adamlarını topluyor, hadi tartışın diyordu, vezirlerin divanlarına fikirlerini ben olunca rahat ifade edemezler diye katılmıyordu. Fikri olan herkimse onu dinlerdi.

Zaferler Bir Zincirdir: İstanbul, Trabzon, Otlukbeli, Kırım, Otranto
Bu zaferler tesadüf değildir. Trabzon’la Karadeniz’i denetledi, Kırım’ı alıp kuzeye adım attı, Otlukbeli’nde Doğu’daki siyasi dengeyi kurdu, Otranto’yla Avrupa’ya “sınır burası değil” mesajı verdi.
Fatih, savaş kazanmıyordu; oyun kuruyordu. Haritayı değil, dengeyi değiştiriyordu.

Sürekli Dönüşen Ordu, Sürekli Yenilenen Devlet
Fatih durmadı. Ordunun tekniğini geliştirdi, topçuluğu ilerletip havan topunun ilk örneğini bizzat icat etti çünkü icat edecek kadar matematik ve geometri biliyordu. Lojistiği güçlendirdi. Devleti merkezîleştirdi, kanunnamelerle sistemi kişilere değil kurallara bağladı. Osmanlı’yı geçici bir güçten, kalıcı bir imparatorluk yapısına dönüştürdü.
Sonsöz – Büyük Kartal ve Bıraktığı Miras
Fatih Sultan Mehmet öldüğünde Venedik’te bayram ettiler.
“Büyük kartal öldü” dediler. Çünkü karşılarında sıradan bir padişah değil; durmayan, hesaplanamayan, sürekli dönüşen bir akıl vardı. Onun ölümü, bir düşmanın sevincinden çok, bir çağın rahat nefes alışıdır.
Ama Fatih öldüğünde ardında ne bıraktı?
Fethedilmiş bir İstanbul, Karadeniz’den Adriyatik’e uzanan bir güç dengesi bıraktı. Merkezi bir imparatorluk düzeni, kanunlarla işleyen bir devlet bıraktı. Kütüphaneler, ilim meclisleri, felsefe, matematik, geometri, astronomi, tarih ve din ilimleri bıraktı. Sanatı, müziği, edebiyatı iktidarın parçası hâline getiren bir anlayış bıraktı. Yıkılan imparatorlukların arasından yükselen, kalıcı bir imparatorluk bıraktı.
Bilim, tarih, edebiyat, matematik, felsefe, geometri, din ve dinler tarihi, müzik, sanat…
İşte, II. Mehmet’i on maddede kısaca böyle anlattım. Elbette biliyorsunuz; onu anlatmaya ciltlerle kitap yetmez. Ama bu çerçeve bile bize şunu açıkça gösterir: Fatih, olduğu yerde duranların değil, hep daha öteye bakanların adıdır. Yetinenlerin değil, daha iyisini arayanların yoludur.
Ve yazıyı başladığımız cümleyle bitirmek gerekir:
Fatih düşmanlarına, “Benim gücümün ulaştığı yere sizin hayalleriniz bile ulaşamaz” demişti.
Bugün bu sözü kendimize çevirmeliyiz.
Eğer onun gücünün ulaştığı yere bizim hayallerimiz bile ulaşamıyorsa, mesele gücün büyüklüğü değil, hayalin darlığıdır.
Fatih’in asıl mirası da tam olarak budur. Büyük Kartal’ı yazmaya çalıştığım yazıya son verirken şunu rahatlıkla ifade edebilirim ki; o Kritovulos’un da ifade ettiği gibi, Roma Sezarlarının, İskender’in ve diğer Türk hakanlarının çok ötesinde bir imparatordu.
Onu anlayıp hayata onun gibi bakabilmek ümidiyle…
Yeni yazılarda görüşmek üzere.
Kapak Fotoğrafı: By KirmiziAdam

