15 Ocak 2021

10 Maddede Joachim Trier Sineması

Sinan Bulmuş

İlk yönetmenlik deneyimini 2000’li yıllarda çektiği kısa filmlerle gerçekleştiren Joachim Trier, 2006 yılında seyirci karşısına çıkan Tekrar filmi ile adını duyurdu. 2011 yılında çektiği ve izleyen herkesin kendinden bir şeyler bulduğu Oslo 31 Ağustos filmi ile, Norveç sinemasının önemli figürlerinden biri haline geldi. Şimdilerde ise, çekimlerine devam ettiği, başrolünde yine tanıdık isim Anders Danielsen Lie’nin yer aldığı The Worst Person in the World* ile Oslo Üçlemesi’ni tamamlamayı planlıyor.

Alternatif olarak, ’10 Maddede Joachim Trier Tarzı Sinema Filmi Çekmek’ şeklinde de başlıklandırabileceğimiz bu yazıda, kendimizle özdeşleştirdiğimiz noktalara temas eden Trier’in odaklandığı çıkmazlardan bahsedeceğim.

Varoluş – Özbenlik – Mekan Üçgeni

Joachim Trier, Tekrar ve Oslo 31 Ağustos filmlerinde, genel hatlarıyla, varoluş – özbenlik – mekan üçgeni arasında sıkışmış karakterlere odaklanıyor. Bu karakterlerin kendilerini var etmeye içkin çabasını, insan yaşamının belli bir dönemine ait olan umutları ve umutsuzlukları üzerinden hikayeleştiriyor. 

‘Yaşamak için bir nedeni olan insanın, tüm nasıllara karşı gelebileceği’, tezini filmlerinin tamamına yayan Trier, sonuçları ne olursa olsun, seçimleri insanın kendi özgür iradesiyle yaptığını vurgularken, aynı zamanda insana özgü olan karar aşamasını yüceltiyor. 

Geçmiş

Karakterlerini, geçmişten melankolik bir şekilde kopamayan, geçmişteki hatalarının bedelini ödeyen, geçmişiyle yüzleşse de buna bir son veremeyen ve bu nedenle, aynı zamanda geleceğine yön veremeyen karakterlerden seçen Trier’in, bu anlamda sürekli geçmişe dönük olduğunu görüyoruz.

Bu noktada, belli bir mekana ait olan insanın, unutmak ve affetmek konularında çektiği sancıları imajlar üzerinden ele alarak onları sürekli hatırlatıyor. Benzer ifadeyle; Joachim Trier, mekanın yıllar geçse de, hala aynı anlamı aramadaki tetikleyici özelliğini vurguluyor. 

Farklı olanın adaptasyon sorunları

Trier’i farklı kılan özelliklerden biri de, bütünün dışında kalmış olanı merkeze yerleştirerek, izleyici ile arasında bir bağlılık oluşturması noktasında ortaya çıkıyor. 

Farklı olanın sisteme adaptasyonunun sorunlu olması, genel resme bakıldığında sistemin acımasızlığını ve farklı olanı yok sayma eğilimi gösterdiğini vurguluyor. Trier, aslında farkında olmadan yeniden ve yeniden ürettiğimiz kalıpları olduğu gibi izleyiciye aktarıyor.

Doğal dramalar

2006 ve 2015 yılları arasına sığdırdığı ilk üç uzun metrajlı filminin varoluş, depresyon, hırs ve sorunlu aile ilişkilerine odaklanan doğal dramalar olduğunu görüyoruz. 

Bu gerçekçi filmlerde Joachim Trier, izleyiciye roman ve benzeri dokunuşları hissettirmeye ve karakterlerin öznelliğini ve iç yaşamlarını tasvir etmeye hizmet eden bir teknik ortaya koyuyor.

Edebiyata selam veren yapımlar

Özellikle Tekrar ve Oslo 31 Ağustos filmlerinde görüldüğü gibi; Trier, edebiyattan büyük haz alıyor. Tekrar filmindeki iki arkadaşın, yazdıkları kitapları yayınevlerine göndermeleri, izinde oldukları yazarı sürekli yüceltmeleri… Benzer bir şekilde; Oslo 31 Ağustos’ta Anders’in bağımlılık sürecinden önce başarılı yazılar kaleme alması ve yine yazma güdüsüyle eski hayatına geri dönebilme çabası bunu gösteriyor. 

Kabul ve aidiyet

Thelma filminde, ilk üç filmde alıştığımız rol ve tekniklerden farklı olarak Trier, doğaüstü kültürel detaylar ve mitler üzerinden bir gerçeklik yaratıyor. Bununla birlikte; kendini arayan, nereye ait olduğunu henüz keşfedememiş, kendini olduğu gibi kabul etmek konusunda ikilem yaşayan bir karakteri tasvir ederek, erkek karakterleri işlemek konusunda esneklik sağlıyor. Ayrıca belki de, Thelma’daki, filmin bütününe yayılan kültürel izolasyonun, aynı zamanda farklı olana kültürel bağlanışını da temsil ediyor. Başka bir ifadeyle; görünmez sınırları ortadan kaldırıyor. 

Trier’in şiirsel stili, özgürlüğü ve açıklığı gerektiren bir süreç olarak film yapımına ilişkin kişisel algısından kaynaklanıyor. Bu bakış açısı, yönetmenin filmin tüm yapım sürecinde ona olanak tanıyan keşifler yapmasına, filmin berraklığının da bu keşiflerde ortaya çıkasına olanak sağlıyor.

Kişisel olanın keşfi

Trier’in bu tarzı, her film yapımcısının, bir sanat formu olarak film çekme anlayışını bir adım öteye taşıyabileceği noktasında ortaya çıkıyor. Joachim Trier, izleyiciyi, filmin geleneksel anlayışının arkasındaki anlam olan ‘kişisel’in keşfedilmesi konusunda harekete geçiriyor. 

Bu durumu, ‘Film yapım sürecinde şansa ihtiyacımız vardır. Bu balık tutmak gibi bir şey. Belki aptal bir metafor kullanıyorum, fakat demek istediğim, bir şey meydana gelmeden önce onu bilmezsiniz’ cümleleriyle ifade ediyor. 

Son olarak

Sinema kariyerinin başından beri çıtayı yükselten ve her seferinde daha da yükseltmeye devam eden Trier, Tekrar ve Oslo 31 Ağustos’ta varoluş, hatırlamak ve melankoli gibi noktalara temas ederken, Sessiz Çığlık’ta karmaşık aile ilişkilerine, kendi gerçekliğini arayan karakterlere odaklanıyor. Thelma’da ise, onu karakterize eden dramatik ve doğalcı yaklaşımından uzaklaşarak erotik bir gerilim ile keşfedilmemiş bölgelere giriyor. 

*Bir internet sitesine verdiği röportajda; keşfetmek istediğiniz farklı bir janr var mı sorusuna, henüz bir planı olmadığını, fakat belki yine farklı bir proje ile karşımıza çıkacağını söylerken, sanırım şu sıralar çekimlerine devam ettiği The Worst Person in the World filmine atıfta bulunuyordu.

Bekleyip göreceğiz.

Kapak Görseli

Sinan Bulmuş

Tüm yazıları

E-bültenimize kaydolun.