Vatikan’la çatışma yaşayan ve sonrasında haklılığı kısmen ya da tamamen teslim edilen 12 önemli düşünür ve bilim insanı:

Nicolaus Copernicus (Nikolas Kopernik) (1473-1543)
Kopernik, Güneş merkezli evren modelini sistematik biçimde açıklayan ilk bilim insanıydı. 1543’te yayımlanan De revolutionibus orbium coelestium isimli eseri, dönemin dinsel otoriteleri tarafından temkinle karşılandı. 1616’da Vatikan, kitabın bazı bölümlerini “Kutsal Kitap’la çeliştiği” gerekçesiyle yasakladı. Ancak bilim dünyasındaki gelişmeler bu görüşü zamanla ortadan kaldırdı. 1822’de Kilise, Güneş merkezli modeli reddetmekten vazgeçti ve Kopernik’in kitabı yasaklı eserler listesinden çıkarıldı.


Giordano Bruno (1548-1600)
İtalyan filozof ve gökbilimci Giordano Bruno, sonsuz evren ve çoklu dünya fikrini savunarak çağının çok ötesinde bir düşünce sistemi geliştirdi. Tanrının evrende her yerde bulunduğunu ileri sürmesi, Kilise’nin mutlak teolojisine tehdit olarak görüldü. Engizisyon tarafından sapkın ilan edilen Bruno, 1600 yılında Roma’da yakılarak idam edildi. Yüzyıllar boyunca Katolik Kilisesi onun adını anmaktan kaçındı. Ancak daha sonra Bruno, düşünce özgürlüğünün sembolü haline geldi.
2000 yılında Papa II. John Paul, Bruno’nun ölümünden dolayı Vatikan’ın “derin üzüntü duyduğunu” belirterek tarihteki bu trajediyi resmen kınadı.


Galileo Galilei (1564-1642)
Rönesans’ın en parlak bilim insanlarından biri olan Galileo Galilei, teleskop gözlemleri sonucunda dünyanın Güneş etrafında döndüğünü savundu. Bu görüş, Katolik Kilisesi’nin o dönemdeki jeosantrik (dünya merkezli) evren anlayışıyla çelişiyordu. 1633’te Engizisyon tarafından “dine aykırı öğreti yaymak” suçlamasıyla yargılandı ve ev hapsine mahkum edildi. Heliosentrik model “kutsal metinlere aykırı” kabul edildi ve Galileo’nun eserleri uzun süre yasaklı kaldı. Ancak bilimsel gelişmeler Kilise’nin bu tutumunu sürdürülemez hale getirdi.
1992 yılında Papa II. John Paul, Vatikan Bilimler Akademisi raporuna dayanarak Kilise’nin bu davada hata yaptığını resmen kabul etti ve Galileo’nun “haklılığını teslim ettiğini” açıkladı.


Johannes Kepler (1571-1630)
Kepler, gezegenlerin dairesel değil, eliptik yörüngelerde hareket ettiğini keşfederek gökbiliminde devrim gerçekleştirdi. Ancak bu görüş, kutsal metinlerin “mükemmel daire” fikrine dayalı yorumlarıyla çelişti. Eserleri, dolaylı biçimde Vatikan’ın sansür listesine girdi ve uzun süre okutulmadı. Kilise, Kepler’in Tanrı inancını koruyan bir bilimsel tutumu olduğunu fark ettiğinde bu tavrını yumuşattı. 18. yüzyıldan itibaren Kepler, “inancını kaybetmeden bilime hizmet eden bir örnek” olarak yeniden değerlendirildi. Böylece Vatikan, Kepler’in fikirlerine karşı tarihsel sertliğini fiilen sonlandırmış oldu.


Thomas Hobbes (1588-1679)
Hobbes’un Leviathan isimli eseri, insan doğasını Tanrı’dan bağımsız bir şekilde açıklamaya çalıştığı için Katolik otoritelerce tehlikeli görülmüştü. İnsan davranışlarını din yerine doğa yasalarıyla açıklaması, kutsal düzen anlayışını sarsıcıydı. 1666’da kitabı yasaklandı ve Hobbes sapkınlıkla suçlandı. Ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru Kilise, Hobbes’un felsefesini modern siyaset biliminin başlangıcı olarak değerlendirmeye başladı. Özellikle insanın özgür iradesi konusundaki tartışmalar, teolojiyle yeniden ilişkilendirildi. Böylece Hobbes’un düşünceleri artık bir tehdit değil, bir tartışma zemini olarak görülmeye başlandı.


René Descartes (1596-1650)
Modern felsefenin kurucularından sayılan Descartes, aklı inançtan bağımsız bir bilgi kaynağı olarak ele aldı. “Düşünüyorum, öyleyse varım” sözüyle başlayan rasyonalist felsefesi, Tanrı’nın varlığını akıl yoluyla temellendirmeye çalışsa da Kilise için tehlikeli bir bireycilik barındırıyordu. 1663 yılında Descartes’ın eserleri Vatikan’ın Index Librorum Prohibitorum (Yasak Kitaplar) listesine alındı. Yüzyıllar sonra Kilise, felsefesinin dine karşı değil, bilginin doğasını anlamaya yönelik olduğunu kabul etti. 1829’da bu yasak kaldırıldı ve Descartes’ın eserleri yeniden basılabilir hale geldi. Bugün Descartes, Katolik düşüncesine katkı yapan bir filozof olarak da anılmaktadır.


Baruch Spinoza (1632-1677)
Spinoza, Tanrı’yı doğayla özdeş gören panteist görüşleriyle hem Yahudi hem Hristiyan çevreleri rahatsız etti. Kilise, onun Ethica isimli eserini sapkın ilan ederek yasakladı. Spinoza’nın Tanrı anlayışı, kişisel bir ilah yerine evrensel bir düzeni savunuyordu. Yüzyıllar boyunca Hristiyan dünyasında “tehlikeli ateist” olarak anıldı. Ancak 20. yüzyılda Katolik teologlar, Spinoza’nın evren tasarımının teistik bir nitelik taşıdığını, yani Tanrı’nın varlığını bütünüyle reddetmediğini vurgulamaya başladı. Spinoza, “Tanrı’yı farklı biçimde anlamaya çalışan filozof” olarak yeniden değerlendirildi.


John Locke (1632-1704)
Locke, bireysel özgürlük ve hoşgörü üzerine geliştirdiği fikirlerle Aydınlanma düşüncesinin temellerini attı. Two Treatises of Government ve Essay Concerning Human Understanding gibi eserleri Kilise tarafından “imanı zayıflatıcı” bulunarak yasaklandı. Ancak Locke’un fikirleri modern demokrasi ve insan hakları söyleminin merkezine yerleşti. 19. yüzyıldan itibaren Vatikan, Locke’nin düşüncelerini tamamen reddetmekten vazgeçti. Katolik düşünürler, Locke’nin vicdan özgürlüğü anlayışını Hristiyan etiğiyle uyumlu biçimde yorumlamaya başladı. Böylece fikirleri, kilise dışı özgürlük kavramının temelinde olsa da, inanç dünyasında kabul görmeye başladı.

Voltaire (1694-1778)
Voltaire, din kurumlarını eleştirirken inanç özgürlüğünü savunan bir Aydınlanma filozofuydu. Katolik Kilisesi’ni dogmatizmle suçlaması nedeniyle eserleri yasaklandı. Ancak Tanrı inancını reddetmek yerine akıl yoluyla kavranabilir bir “yaratıcı güç” fikrini savunuyordu. 18. yüzyıl sonrasında Kilise, Voltaire’in dinsizliği değil, dini baskıya karşı özgür düşünceyi temsil ettiğini kabul etti. Fransız Devrimi’nin ardından Vatikan, Voltaire’nin fikirlerinin toplumsal özgürlük sürecine katkısını dolaylı biçimde tanıdı. Günümüzde Voltaire, din ile özgürlük arasındaki tartışmada bir köprü figürü olarak değerlendiriliyor.


David Hume (1711-1776)
İskoç filozof Hume, mucizeleri reddeden ve dini inancı deneyimle açıklamaya çalışan görüşleriyle Kilise’nin tepkisini çekti. Dialogues Concerning Natural Religion isimli eseri Vatikan’ın Yasak Kitaplar listesine eklendi. Hume’un şüpheciliği uzun süre “inançsızlığın temeli” olarak değerlendirildi. Ancak 20. yüzyılın ortalarında teolojik çevreler, Hume’un din eleştirisini “imanın akılla sınanması” yönünde bir katkı olarak yorumlamaya başladı. Artık onun görüşleri, inanç ve akıl dengesini tartışan metinlerde referans olarak yer buluyor.

BONUS I
Jean Jacques Rousseau (1712-1778)
Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi isimli eseri, ilahi monarşiyi reddederek halk egemenliğini savunduğu için Kilise tarafından tehlikeli bulundu. 1762’de kitap yasaklandı ve Rousseau, “iman düşmanı” olarak damgalandı. Ancak modern demokrasi kavramı gelişirken Kilise’nin toplumsal öğretisi de insan hakları ve adalet kavramlarıyla yeniden şekillendi.
20. yüzyılda Katolik sosyal doktrinleri, halkın yönetime katılımını ve adil düzeni destekleyen unsurlar içermeye başladı. Bu süreçte Rousseau’nun fikirleri “iman karşıtı” olmaktan çıkıp “etik sorumluluk temelli toplum görüşü” olarak okunmaya başlandı.

BONUS II
Immanuel Kant (1724-1804)
Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi isimli eseri, inanç ve akıl arasındaki sınırları yeniden tanımladı. Bu yaklaşım, Tanrı’nın varlığını rasyonel kanıtlarla ispat etmeye çalışan skolastik teolojiyi zayıflatıyordu. 1827’de Kant’ın bazı yazıları Vatikan tarafından yasaklandı. Ancak Kant’ın “ahlak yasası” kavramı, 20. yüzyılda Hristiyan etik düşüncesiyle paralellik göstermeye başladı. II. Vatikan Konsilinden sonra Katolik düşünürler, Kant’ın ahlak felsefesini Tanrı inancıyla uyumlu biçimde yorumladılar.

Kapak Fotoğrafı: Photo by Benjamin Fay on Unsplash


