15 Mayıs 2020

Sanatın ve Bilimsel Deneylerin Işığında Kötülük Kavramının Sorgulanması

Elif Patan

Kötülük nedir, sorusu özünde basit gibi görünen ama zor olan o sorulardandır. Tıpkı sanat ya da evren gibi, cevabı bir defada verilemeyecek ve en kapsamlı tanımı dahi eksik kalacak bir kavramdır. Felsefenin sorduğu ‘Kötülük nedir?’ sorusu, sanatı ve hatta bilimi etkiler.

Kötülüğün kendine has doğası, insan psikolojisiyle birleştiğinde çıkan sonuçlar kimi zaman korkutucu, kimi zamansa öğretici bir ders niteliği taşır. İşte sanatta, savaşta ve bilimsel deneylerde kötülüğün doğası üzerine çıkarılan sonuçlar…

Maurizio Cattelan, ‘Diz Çöken Hitler’ heykeliyle ‘Kötülük nasıl doğar?’ sorusunu sanatseverlere yöneltirken cevabı da eserinin içine gizlemiştir. Heykele aşağıdan yukarı doğru bakıldığında diz çökmüş dua eden bir çocuğun bedeni görülür. Ancak suratına bakıldığında İkinci Dünya Savaşı’nı başlatarak milyonlarca insanın ölümüne neden olmuş açgözlü bir adamın suratı görülür: Adolf Hitler.

Diz Çöken Hitler
Diz Çöken Hitler

Sanatçı, soyut bir kavram olan kötülüğü, Hitler yüzüyle somutlaştırarak seyircisine bir tanımlama yapar. Kötülüğün ne olduğunu artık bilen seyirciyi, ikincil sorulara yönlendirir. ‘İnsan nasıl kötü olur?’ ‘Kötülük nasıl doğar?’

Cevap:

Hitler’in çocuk formunda yapılan bedeninde gizlidir. Bedeni masumiyeti simgeler. Kötülüğün ve masumiyetin bir arada gösterildiği eser, bir mesaj vermek için kullanılır: Faşist de olsa, büyük bir katil de olsa bir zamanlar masum, zararsız ve dindar bir çocuktu. O çocuğun öğrendikleriyle, maruz kaldıklarıyla, ona aşılananlarla canavarlaşmasına bir göndermedir. Söz konusu eleştiri seyircisine, buna sen de neden oldun, der. Eser, toplumsal koşulların insanları ne kadar derinden etkileyebildiği ve aldıkları kararları hangi noktalara çekebileceğine yönelik güzel bir eleştiri barındırır.

Benzer bir eleştiri de Hannah Arendt tarafından yapılır. Ona göre uygun koşullar altında herkes kötü olabilir. Söylenenlerin aksine Arendt, Nazilerin yaptıklarından halkın haberdar olduğunu ve bu duruma rıza gösterdiklerini savunur. Zor koşullar ve çaresizlik bir canavarın doğması için yeterli uygun koşulları sağlar. İşte zor koşulların yarattığı canavarlar ve İkinci Dünya Savaşı’nda kötülüğün nasıl yayıldığı ve neye benzediğine dair bazı söylemler…

Hannah Arendt’e göre hepimizin gözünde büyüttüğü ve normalden farklı olmasını umduğu kötülük aslında son derece sıradandır. ‘Kötülüğün Sıradanlığı’ kitabında Arendt, Nazi subayı Adolf Eichmann’ın dış görünüşünü ve yakalandıktan sonra duruşmadaki hallerini anlatır. Arendt, ‘Fazlasıyla normal, ortalama, hatta basmakalıptı: Sıradan bir devlet memuruydu. Dünyanın en sıra dışı cinayetlerinden sorumlu bu adam, bunları olabilecek en sıradan güdülerle, iyi bir vatandaş olma isteği, terfi etme gayreti, görev duygusu ve nezih toplum inancıyla işlemişti. Eichmann da kötülük bir ihlal, bir yasa tanımazlık ya da bir kural dışılık değil, tersine daha baştan yasaya boyun eğmekti’, der.

Maurizio Cattelan, In Warsaw Ghetto
In Warsaw Ghetto, Maurizio Cattelan, 2013

İkinci Dünya Savaşı milyonlarca insanın ölümüne neden olurken, Nazilerin acımasızca yaptıkları işkence ve soykırımla da tarihin en kirli sayfalarından biri haline gelmiştir. Olaylara tanıklık eden ve hayatta kalan insanların anlattıkları kan dondurucu olaylar, onları işleyen suçluları gözümüzde bir canavara dönüştürür. Ancak canavar konuştuğunda kötülüğün ne kadar sıradan ve basit olabildiğini görürüz.

1961 yılında yapılan Milgram Deneyi, bir canavarın nasıl doğabileceğine yönelik güçlü bir örnek oluşturur. Milgram Deneyi, kişilerin vicdan ve görüşlerine rağmen otoriteye karşı boyun eğerek emirleri yerine nasıl getirdiğini ortaya koyar. Bu deney ayrıca sürü psikolojisinin birey üzerindeki güçlü etkisini de gözler önüne serer.

Deney içerisinde 3 kişi bulunmaktadır. Aktör, araştırmacı ve denekten oluşan bu deneyde, deneğin aktöre birkaç kelime öğretmeye çalışmasını bunu yapamaması halinde ona şok vermesi istenilir. Gerçekte ise aktör deneğin sorularını kasti olarak bilemeyecek ve denek, aktöre şok uyguladığını sanacak ancak aktör rol yapacaktır. Denek soruları bilemeyen aktöre şok uyguladıkça aktör, çığlık atar ve baygınlık geçirir. Denek, aktörün inmelerine dayanamayarak durmak istediğinde araştırmacı; ‘lütfen devam edin’, ‘devam etmeniz çok önemli’, ‘deneyi sonuna kadar götürmelisiniz’ gibi cümleler kurarak, deneği devam etmeye teşvik eder. Araştırmanın sonunda 40 denekten 26 tanesi emirlere uyarak aktörün tüm yalvarışlarına rağmen şok vermeye devam eder. 

milgram deneyi

Bu deneyden yola çıkılarak iki teori öne atılmaktadır:

Törecilik Teorisi: Bireyin karar alacak donanıma sahip olmaması halinde kararları üst mevkideki insanlara bırakarak kurallara uyması. 

Aracılı Durum Teorisi: Bireyin devletin ya da kendinden güçlü bir mekanizmanın isteklerinin yerine getirirken sergilediği davranışlardan kendisini sorumlu tutmadığıydı.

Deneyin sonucu aslında şudur; toplumsal kurallar ne kadar acımazsız olursa o toplumu oluşturan bireylerde o kadar acımasız olacaktır. Tıpkı Eichmann gibi, daha iyi bir toplum inancı ile otoriteye sadakat göstererek işlenen suçtan birey kendini sorumlu tutmayacaktır. Cattelan da eserinde anlatmaya çalıştığı gibi canavarları toplumlar ve koşullar yaratır.

Elif Patan

Tüm yazıları

E-bültenimize kaydolun.