Büyük olmak, sadece büyük işler başarmak demek değildir; aynı zamanda o büyük başarıların getirdiği devasa kibri ve güç zehirlenmesini yönetebilmektir. Tarih, zirveye tırmanırken gösterilen dehanın, zirvede kalırken kibre yenik düşmesiyle dolu trajik hikayelerle doludur. İnsan nefsi, gücü bir kez tattığında ona hükmettiğini sanır ama çoğu zaman gücün kendisi insanı esir alır.
İşte, bu trajik döngünün Osmanlı tarihindeki en keskin ve dramatik örneği, şüphesiz Pargalı İbrahim Paşa’dır. Balıkçı bir ailenin oğluyken cihan imparatorluğunun ikinci adamlığına yükselen bu dahi devlet adamı, kendi inşa ettiği zirvenin altında kalmıştır.

Parga’dan Manisa’ya Uzanan Yol
Yunanistan’ın Parga kasabasında bir balıkçının oğlu olarak doğdu. Korsanlar tarafından kaçırılıp köle olarak satıldıktan sonra Manisa’da Şehzade Süleyman’ın maiyetine girdi. Bu tesadüf, dünya tarihini değiştirecek bir dostluğun başlangıcıydı.

Kardeşlikten Doğan Güç
Şehzade Süleyman ile aralarında sadece bir efendi-köle ilişkisi yoktu. Birlikte okuyor, müzik yapıyor, hayaller kuruyorlardı. Kanuni tahta çıktığında, İbrahim onun en yakın sırdaşı, adeta diğer yarısıydı.

Basamakları Koşarak Çıkmak
Hasodabaşılıktan sadrazamlığa uzanan yükselişi, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir hızdaydı. Kanuni, teamülleri yıkarak onu çok genç yaşta devletin en yüksek ikinci makamına getirdi.

Vizyoner Bir Deha
İbrahim Paşa, Kanuni’ye sadece yoldaşlık etmedi, onun ufkunu genişleterek vizyon kattı. Geleneksel devlet yapısını modern diplomatik ve bürokratik hamlelerle dönüştürdü. O olmasaydı, Muhteşem Süleyman devrinin o parıltılı çehresi belki de bu kadar evrensel olamazdı.

Dahi Bir Diplomat ve İstanbul Antlaşması
Avusturya Arşidükünü Osmanlı sadrazamına denk saydıran meşhur 1533 İstanbul Antlaşması onun dehasının ürünüydü. Yabancı elçilere karşı gösterdiği o mağrur duruş ve tarihe geçen “Biz Türkler az söyleriz ama çok iş yaparız” sözü, devletin ve milletin vakarını masada nasıl koruduğunun en büyük kanıtıydı.

Büyük Seferlerin Dirayetli Serdarı
Gerek Batı’da psikolojik üstünlüğün zirvesi olan Büyük Alman Seferi’nde gerekse Doğu’da Safevilere karşı düzenlenen zorlu Doğu (Irakeyn) Seferi’nde gösterdiği askeri dirayet, sadece bir kalem efendisi değil, aynı zamanda büyük bir komutan olduğunu dünyaya ispatladı.

Sanatsever ve Entelektüel Ruh
Sarayına getirttiği mitolojik heykellerle ve kütüphanesiyle Osmanlı başkentinde adeta bir Rönesans rüzgarı estirdi. Sanata ve felsefeye olan tutkusu, onu klasik bir Osmanlı paşasından çok farklı kılıyordu.


Hubris (Kibir) ve Güç Zehirlenmesi
Güç, İbrahim’in damarlarına sızdıkça karakteri değişmeye başladı. Avusturya elçilerine söylediği “Bu büyük devleti idare eden benim; Sultan ne emrederse ancak benim onayımla hayat bulur” sözleri, sonunun başlangıcı olan o büyük kibrin (Hubris) kanıtıydı.

“Serasker Sultan” Unvanı
Doğu Seferi sırasında kendisine “Sultan” unvanını yakıştırması ve fermanlarda bu şekilde imza kullanması, bardağı taşıran son damla oldu. Kanuni için bile bu, otoritenin doğrudan paylaşılması demekti.

Makbuliyetten Maktullüğe ve Sır Dolu Mezar
1536 yılının bir Ramazan gecesi iftardan sonra sarayda boğularak idam edildi. Kanuni’nin emriyle, kabrinin nerede olduğu halktan gizlendi. Bugün İstanbul Fındıklı’da veya Canfeda Tekkesi haziresinde isimsiz, sessiz bir mezarda yattığı rivayet edilir. Yıllarca “Makbul” olarak anılan İbrahim, “Maktul” unvanıyla ve büyük bir gizemle tarihe geçti.
Sonsöz
Pargalı İbrahim Paşa’nın hikayesi, bize geçmişin tozlu sayfalarından bugüne çok net bir mesaj fısıldar: İnsanın en büyük savaşı, düşmanlarıyla değil, kendi egosuyladır. Eğer İbrahim o muazzam egosunu törpüleyebilseydi, Osmanlı İmparatorluğu onun vizyonuyla çok daha büyük ve kalıcı işlere imza atabilirdi. Ancak o, gücün sarhoşluğuyla kendi sonunu hazırlarken, Kanuni Sultan Süleyman da sadece sağ kolunu değil, canından çok sevdiği bir kardeşini kaybetti.
Ne kadar yükselirsek yükselelim, geldiğimiz yeri unutmak ve gücü kendimizden menkul sanmak, bizi kendi felaketimizin mimarı yapar. Hayatta elde ettiğimiz makamlar, yetenekler ve başarılar birer emanettir. Önemli olan zirveye çıkmak değil, o zirvede erdemi ve tevazuyu koruyarak insan kalabilmektir.
Devlete kattığı vizyonla, ordunun başında gösterdiği dirayetle ve masada düşmana diz çöktüren o asil Türk duruşuyla Pargalı İbrahim Paşa’yı rahmetle analım. Bugün nerede olduğu tam bilinmeyen o isimsiz mezarına, ruhu için gönüllerimizden birer Fatiha gönderelim…
Yeni yazılarda ve yepyeni portrelerde görüşmek üzere…
Kapak Görseli: Johann Theodor de Bry

