Robert Frost Kimdir?
20. yüzyıl Amerikan edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan Robert Lee Frost, 1874 ile 1963 yılları arasında yaşamıştır.
San Francisco’da doğan Frost, babasının ölümünden sonra ailesiyle birlikte Massachusetts’e taşınmış; Harvard Üniversitesi’nde kısa süre eğitim aldıktan sonra öğretmenlik yapmış ve bir süre çiftçilikle uğraşmıştır.
Frost’un şiirleri genellikle kırsal yaşam, doğa, insanın iç dünyası ve seçimlerin sonuçları üzerine odaklanmaktadır. Günlük dili ustalıkla kullanan Frost, şiirlerinde derin felsefi anlamlar yaratmayı başarmıştır.
İlk şiir kitabı “A Boy’s Will” (1913) ve onu izleyen “North of Boston” (1914), İngiltere’de yayımlandıktan sonra büyük beğeni toplamıştır. Daha sonra yayımladığı “Mountain Interval” (1916), “New Hampshire” (1923), “A Further Range” (1936) ve “Steeple Bush” (1947) gibi kitapları da benzer şekilde büyük ilgi görmüştür.
Dört kez Pulitzer Ödülü kazanarak bu başarıya ulaşan az sayıdaki yazarlardan biri olan Frost’un en bilinen şiirleri arasında “The Road Not Taken,” “Stopping by Woods on a Snowy Evening,” “Mending Wall” ve “Fire and Ice” yer almaktadır.
Frost, 1961’de John F. Kennedy’nin başkanlık töreninde şiir okumuştur. Bu da Amerikan kültüründe sembolik bir figür haline gelmesini sağlamıştır.
Frost, 29 Ocak 1963 tarihinde Boston’da yaşamını yitirmiştir.

The Road Not Taken –
Gidilmeyen Yol
sarı bir ormanda ikiye ayrıldı yolum,
ikisinden birden gidemediğim ve yoldaki
tek yolcu olduğum için üzgün, uzun uzun
baktım görene kadar birinci yolun
otlar çalılar arasında kıvrıldığı yeri;
sonra öbürüne gittim, o kadar iyiydi o da,
ve belki çimenlik olduğu, aşınmak istediğinden
gidilmeye daha çok hakkı vardı; oysa
ordan gelip geçenler iki yolu da
eş ölçüde aşındırmıştı hemen hemen,
ve o sabah ikisi de uzanıyordu birbiri gibi
hiçbir adımın karartmadığı yapraklar içinde,
ah, başka bir güne sakladım yolların ilkini!
ama bilerek her yolun yeni bir yol getirdiğini,
merak ettim geri gelecek miyim diye.
iç geçirerek anlatacağım bunu ben,
nice yaşlar nice çağlar sonra bir yerde:
bir ormanda yol ikiye ayrıldı, ve ben –
ben gittim daha az geçilmişinden,
ve bütün farkı yaratan bu oldu işte.
Çeviri: Selahattin Özpalabıyıklar

Stopping by Woods on a Snowy Evening –
Kar Yağarken Ormana
Bu koruluklar kimin, sanırım biliyorum
Ama köyde duruyor sahibi korulukların;
Durup seyrettiğimi görmeyecek burada
Nasıl bütün ormanı kapladığını karın.
Atım da şaşmış olmalı durmama
Bir çiftlik bile yokken yakında,
Arasında donmuş gölle koruların
Yılın bu en karanlık akşamında.
Şöyle bir sarsıyor başıyla dizginlerini
Acaba yanıldım mı diye.
Bunun dışında duyulan tek ses
Esen yelle yağan kar ince ince.
Korular çok güzel, karanlık, derin,
Ama verilmiş sözüm var benim,
Ve uyumadan önce millerce yol gideceğim,
Ve uyumadan önce millerce yol gideceğim.
Çeviri: Cevat Çapan

Mending Wall –
Duvar
Bir şey var ki duvar sevmez,
Donmuş toprakta sallantı yaratır altında,
Ve döker taşları güneşe sere serpe:
İki kişiye yol verecek gedik açar.
Avcıların yaptığı, o da başka:
Onlar geçti mi, koşarım onarıma,
Taş taş üzerinde bırakmazlar, çünkü,
Gizli tavşanı zorlarken, havlıyan köpeklerin
Keyfi olsun diye. O benim gediklerimin
Açıldığını gören olmaz, duyan olmaz.
Baharda, onarma vaktinde, oradalar birden.
Haber salarım tepedeki komşuma,
Ve buluşuruz bir gün, bir çizgi çizmek,
Aramızdaki duvarı yükseltmek için yeniden.
Yürürüz, o bir yönden, ben bir yönden,
Taşlar kimin toprağına düştüyse onun.
Kimi somun, kimi top, öyle ki
Denk etmek için büyü gerek:
“Davranma, sırtımızı çevirinceye dek!”
Parmaklarımız delik deşik olur,
Açık havada oynanan bir oyun,
Tek kişilik takımlarla, başka bir şey değil.
Lazım değil bu duvar, olduğu yerde:
Komşu yönü çam, benimkisi elma.
Geçmez, diyorum, benim ağaçlar karşıya,
Çamların altındaki fıstıkları yemek için.
“İyi duvar iyi komşu,” diyor o, sadece.
Bahar şeytanlığımı kabartıyor, bir fikir
Aşılasam mı komşunun kafasına.
“İnek olursa, iyi duvar iyi komşu, öyle değil mi?”
Ama bizim ineğimiz yok ki!
Ben duvar yaparken bilmek isterim
Neler çıkamaz oluyor, neler giremez,
Kimler gücenebilir bu yaptığımdan.
Bir şey varki duvar sevmiyor,
Yıkıyor duvarı.” Cinler diyebilirdim
Ama cinler değil aslında, ve isterdim ki
Kendi söylesin. Görüyorum onun
Her elinde birer taş tutarak sıkıca
Yaklaştığını, sanki taş devrinden bir yabanıl.
İçinde yürüdüğü karanlık, bana geliyor ki
Tek ormanların, ağaç gölgelerinin karanlığı değil.
Atasözünden uzaklaşamıyor, bir türlü,
Ve öylesine memnun onu andığından,
Tekrar ediyor, “İyi duvar, iyi komşu.”
Çeviri: Nermin Menemencioğlu

Fire and Ice –
Ateşle Buz
Dünya ateşle sona erecek diyenler var,
Buzla kimine göre.
Tattım da biliyorum nedir hırslar, arzular;
Benim yaşantım ateş diyenleri doğrular.
Ama, yıkılacaksa bir değil, iki kere
Ben, nefret ne demektir, bunu iyi bilirim –
Bütün amansız güçler buzda da vardır derim ,
Buz başlamaya görsün yıkıp öldürmelere.
Çeviri: Talât Sait Halman

Desert Places –
Bozkır
Kar iniyor, gece iniyor hızla, ah, hızla
Seyrettiğim geçip giden bir bozkırda,
Ve yerler neredeyse karla dümdüz örtülü
Ama birkaç yabanotu ve anızlar hâlâ ortada.
Korlar içredir o – korularındır onlar.
İnlerine kapanmıştır bütün hayvanlar.
Büsbütün geçmişim kendimden, düşünemem;
Yalnızlık habersizce beni de kavrar.
O yalnızlık değil mi ki yalnızdır
Azalmaktansa daha da yalnızlaşır –
Geceleyen karların bomboş aklığıyla
Bir şey anlatmadan, hem neyi anlatır.
Yıldızlar aralarındaki boş alanlarla
Korkutamaz beni – insan yok ki yıldızlarda.
İçime koydum onu, yuvasına daha yakın,
Korkutayım diye kendimi kendi bozkırlarımla.
Çeviri: Suphi Aytimur

Acquainted with The Night –
Gece ile Tanış
Ben tanışlarından biriydim gecenin.
Yağmurda düşüp yollara yağmurda döndüm.
En uzak ışıklarına yürüdüm kentin.
Daldım kentin en sıkkın sokaklarına.
Nöbetteki bekçinin yanından geçtim
Ve başımı eğdim, neyimeydi benim konuşma.
Durdum sessizce ve durdu ayak sesleri sessizce
Uzaklardayken kesik bir haykırış
Başka bir sokaktan ulaştı evler üzre;
Ama bu ne ‘geri dön’ diyeydi, ne de ‘hoşça kal’;
Daha uzaklarda, belki de göklerde
Göğe karşı bir saat ışıl ışıl
Dedi ‘ne doğru, ne de yanlıştır zaman dediğin’.
Ben de tanışlarından biriyim gecenin.
Çeviri: Suphi Aytimur

Reluctance –
İsteksizlik
Açıkta tarlalarla korularda
Ve duvarlar üzerinde gezindim;
Tırmandım görüntülü tepelere
Dünyayı seyredip aşağı indim;
Şoseden dönüp evime geldim,
Ve işte bu da bitti.
Yerdeki bütün yapraklar ölü,
Meşenin dökmedikleri bir yana,
Çözecek onları birer birer,
Ve gitsinler diye sürüne sıyrıla
Buz bağlamış karların üzerinde,
Ötekiler bekleşirken uykuda.
Ölü yaprak yığınları sessizce yatar
Uçuşmazlar gayri ötede beride;
Son yıldızçiçeği yalnız gitmiş;
Kuruyor güvercin – çalı çiçekleri de;
Aramak için yürekte hala bir istek,
Ama ayaklar sorar, ‘Nereye?’
Ah, insan yüreğine umulur
mu hiç hainlikten daha az acı gelsin
Olayların selinde böyle sürüklenmek,
Önünde saygıyla eğilmek gerçeğin,
Ve baş eğip kabullenmek sonunu
Sevgilerin ya da mevsimlerin?
Çeviri: Suphi Aytimur

A Considerable Speck (Microscopic) –
Önemli Bir Zerre
Bir zerre gözümün önündeki herhangi bir yerde
Olacak yerde bembeyaz bir kâğıt üzerinde
yazdığım yerin tam karşısında belirdi.
Ben kalemim havada bekleye durdum,
Bir mürekkep noktasıyla durduracakken onu,
Ondaki acayip bir şey düşündürdü beni.
Toz zerresi değildi o, soluğumla savrulacak,
Ama kuşkusuz ki canlı bir böcekti
Kimliğini kendisi açıklayacak bir böcek.
Kalemimden kuşkulanmış gibi durdu o,
Sonra yeniden çılgınca seğirtmeye başladı
Yazımın daha kurumamış yerine doğru;
Sonra durdu yeniden, ya içti ya da kokladı –
İsteksizce, çünkü yeniden uçmaya koyuldu.
Açıkça bir merakla ilgilendim.
Görünüşte ayakları olamayacak denli küçüktü,
Ama ayakları olmalıydı hem de tam takım
Ölmeyi hiç istemediğini göstermek için.
Koşuyordu dehşetle ve kurnazca sıvışıyordu
Bocalamıştı; duraksadığını görebiliyordum;
Sonra, tam ortasında açık kâğıdın
Korkudan sindi umutsuzlukla kabullenmek için
Her neyse ona uygun bulduğum yazgıyı.
Ben de hiç yok ki senden – daha – duygusal
Ortaklaşacılığı düzenleme aşkı ki
Modern dünya bununla sürüklenmede.
Ama bu zavallı mikroskobik şey şimdi!
Değil mi ki onda bildiğim kötülükten eser yok
Varsın yatsın orada, umarım uyur da.
Bir aklım var, kendimin ve tanırım
Aklı, hangi kılıkta olursa olsun.
Kimse bilemez, ne denli mutlu oldum
Kağıtta görünce en küçük gösterisini aklın.
Çeviri: Suphi Aytimur

Love and a Question –
Sevi Bir Sorun
Bir garip çöktü kapıya akşam
Senli benli konuştu taze gelinle
Elinde yeşilli aklı bir deynek
Dayanağı korunağı olacak
Sordu dudaklarından çok gözleriyle
“Bu gecelik sığınabilir miyim evinize”
Döndü ardına baktı
Karanlık pencerenin dibinde
Yürüdü sundurmaya çıktı gelin
Gel dedi göğe bakalım birlikte
Görelim nasıl başlıyor gece
Gel yabancı ikimiz
Yapraklar hışırdadı bahçede
Mavi yaprakları ağaçların
Güz bu doğru kış rüzgârı bu
Yabancı anlıyasın isterdim bunu
Karanlık odasında taze gelin yalnız
Eğildi ocağın ateşine
Al güllerce ışıdı yüzü
Yüreğinde bir yanma
Görüverdi sanki içini
Baktı ıraklara o eski yola
Ah altın bir kutuda gümüş iğneyle
Tutturulmuş olsaydı yüreği şimdi
Düşündü gelincik az daha
Bir dilim ekmek bir güzel çanta
Acıdı Tanrının fakirliğine
Ya da şu zenginliğine
Ne o ne de yabancı
Bir çift söz edememişti sevileri üstüne
Anlamak istiyordu ne olduğunu içindekinin
Odasında hâlâ taze gelin.
Çeviri: Hüseyin Başaran

The Demiurge’s Laugh –
Yaradan’ın Gülüşü
Uzaklarda korunun tekdüzeliği içreydi;
Sevinçle koşuyordum Şeytanın izinde,
Ama biliyordum, izlediğim gerçek tanrı değildi.
Tam da ışığın kararmaya yüz tuttuğu saatte
Birdenbire duydum her şeyi – buydu -gereksindiğim:
Ve bu nice yıllarımı almıştı benim.
Ses ardımdandı, önümden değildi,
Uykulu bir ses, ama oldukça alaycı,
Hiç de umursamayan birinin sesi gibi.
Şeytan gülmek için balçığından çıktı,
Giderken de gözündeki pisliği temizliyordu;
Ve ben anladım iyice Şeytan ne demek istiyordu.
Unutamam hiç, gülüşü nasıl çınlamıştı.
Öyle yakalanmayı aptallığıma veriyordum,
Kıstım adımlarımı, sanki orada bir şey vardı
Ve ben yapraklar arasında onu arıyordum
(Durup Gözetledi mi? diye bir kuşku içimde).
Sonra oturup yaslandım bir ağacın gövdesine.
Çeviri: Suphi Aytimur

