23 Ekim 2025

10 Maddede Robert Frost ve En Etkileyici Şiirleri

Robert Frost Kimdir?

20. yüzyıl Amerikan edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan Robert Lee Frost, 1874 ile 1963 yılları arasında yaşamıştır.

San Francisco’da doğan Frost, babasının ölümünden sonra ailesiyle birlikte Massachusetts’e taşınmış; Harvard Üniversitesi’nde kısa süre eğitim aldıktan sonra öğretmenlik yapmış ve bir süre çiftçilikle uğraşmıştır.

Frost’un şiirleri genellikle kırsal yaşam, doğa, insanın iç dünyası ve seçimlerin sonuçları üzerine odaklanmaktadır. Günlük dili ustalıkla kullanan Frost, şiirlerinde derin felsefi anlamlar yaratmayı başarmıştır.

İlk şiir kitabı “A Boy’s Will” (1913) ve onu izleyen “North of Boston” (1914), İngiltere’de yayımlandıktan sonra büyük beğeni toplamıştır. Daha sonra yayımladığı “Mountain Interval” (1916), “New Hampshire” (1923), “A Further Range” (1936) ve “Steeple Bush” (1947) gibi kitapları da benzer şekilde büyük ilgi görmüştür.

Dört kez Pulitzer Ödülü kazanarak bu başarıya ulaşan az sayıdaki yazarlardan biri olan Frost’un en bilinen şiirleri arasında “The Road Not Taken,” “Stopping by Woods on a Snowy Evening,” “Mending Wall” ve “Fire and Ice” yer almaktadır.

Frost, 1961’de John F. Kennedy’nin başkanlık töreninde şiir okumuştur. Bu da Amerikan kültüründe sembolik bir figür haline gelmesini sağlamıştır. 

Frost, 29 Ocak 1963 tarihinde Boston’da yaşamını yitirmiştir.

The Road Not Taken –

Gidilmeyen Yol

sarı bir ormanda ikiye ayrıldı yolum,
ikisinden birden gidemediğim ve yoldaki
tek yolcu olduğum için üzgün, uzun uzun
baktım görene kadar birinci yolun
otlar çalılar arasında kıvrıldığı yeri; 
sonra öbürüne gittim, o kadar iyiydi o da,
ve belki çimenlik olduğu, aşınmak istediğinden
gidilmeye daha çok hakkı vardı; oysa
ordan gelip geçenler iki yolu da
eş ölçüde aşındırmıştı hemen hemen,

ve o sabah ikisi de uzanıyordu birbiri gibi
hiçbir adımın karartmadığı yapraklar içinde,
ah, başka bir güne sakladım yolların ilkini! 
ama bilerek her yolun yeni bir yol getirdiğini,
merak ettim geri gelecek miyim diye.

iç geçirerek anlatacağım bunu ben,
nice yaşlar nice çağlar sonra bir yerde:
bir ormanda yol ikiye ayrıldı, ve ben –
ben gittim daha az geçilmişinden,
ve bütün farkı yaratan bu oldu işte.

Çeviri: Selahattin Özpalabıyıklar

Stopping by Woods on a Snowy Evening –

Kar Yağarken Ormana 

Bu koruluklar kimin, sanırım biliyorum

Ama köyde duruyor sahibi korulukların;

Durup seyrettiğimi görmeyecek burada

Nasıl bütün ormanı kapladığını karın.

Atım da şaşmış olmalı durmama

Bir çiftlik bile yokken yakında,

Arasında donmuş gölle koruların

Yılın bu en karanlık akşamında.

Şöyle bir sarsıyor başıyla dizginlerini

Acaba yanıldım mı diye.

Bunun dışında duyulan tek ses

Esen yelle yağan kar ince ince.

Korular çok güzel, karanlık, derin,

Ama verilmiş sözüm var benim,

Ve uyumadan önce millerce yol gideceğim,

Ve uyumadan önce millerce yol gideceğim.

Çeviri: Cevat Çapan

Mending Wall –

Duvar 

Bir şey var ki duvar sevmez,

Donmuş toprakta sallantı yaratır altında,

Ve döker taşları güneşe sere serpe:

İki kişiye yol verecek gedik açar.

Avcıların yaptığı, o da başka:

Onlar geçti mi, koşarım onarıma,

Taş taş üzerinde bırakmazlar, çünkü,

Gizli tavşanı zorlarken, havlıyan köpeklerin

Keyfi olsun diye. O benim gediklerimin

Açıldığını gören olmaz, duyan olmaz.

Baharda, onarma vaktinde, oradalar birden.

Haber salarım tepedeki komşuma,

Ve buluşuruz bir gün, bir çizgi çizmek,

Aramızdaki duvarı yükseltmek için yeniden.

Yürürüz, o bir yönden, ben bir yönden,

Taşlar kimin toprağına düştüyse onun.

Kimi somun, kimi top, öyle ki

Denk etmek için büyü gerek:

“Davranma, sırtımızı çevirinceye dek!”

Parmaklarımız delik deşik olur,

Açık havada oynanan bir oyun,

Tek kişilik takımlarla, başka bir şey değil.

Lazım değil bu duvar, olduğu yerde:

Komşu yönü çam, benimkisi elma.

Geçmez, diyorum, benim ağaçlar karşıya,

Çamların altındaki fıstıkları yemek için.

“İyi duvar iyi komşu,” diyor o, sadece.

Bahar şeytanlığımı kabartıyor, bir fikir

Aşılasam mı komşunun kafasına.

“İnek olursa, iyi duvar iyi komşu, öyle değil mi?”

Ama bizim ineğimiz yok ki!

Ben duvar yaparken bilmek isterim

Neler çıkamaz oluyor, neler giremez,

Kimler gücenebilir bu yaptığımdan.

Bir şey varki duvar sevmiyor,

Yıkıyor duvarı.” Cinler diyebilirdim

Ama cinler değil aslında, ve isterdim ki

Kendi söylesin. Görüyorum onun

Her elinde birer taş tutarak sıkıca

Yaklaştığını, sanki taş devrinden bir yabanıl.

İçinde yürüdüğü karanlık, bana geliyor ki

Tek ormanların, ağaç gölgelerinin karanlığı değil.

Atasözünden uzaklaşamıyor, bir türlü,

Ve öylesine memnun onu andığından,

Tekrar ediyor, “İyi duvar, iyi komşu.”

Çeviri: Nermin Menemencioğlu

Fire and Ice –

Ateşle Buz 

Dünya ateşle sona erecek diyenler var,

Buzla kimine göre.

Tattım da biliyorum nedir hırslar, arzular;

Benim yaşantım ateş diyenleri doğrular.

Ama, yıkılacaksa bir değil, iki kere

Ben, nefret ne demektir, bunu iyi bilirim –

Bütün amansız güçler buzda da vardır derim ,

Buz başlamaya görsün yıkıp öldürmelere.

Çeviri: Talât Sait Halman

Desert Places –

Bozkır

Kar iniyor, gece iniyor hızla, ah, hızla

Seyrettiğim geçip giden bir bozkırda,

Ve yerler neredeyse karla dümdüz örtülü

Ama birkaç yabanotu ve anızlar hâlâ ortada.

Korlar içredir o – korularındır onlar.

İnlerine kapanmıştır bütün hayvanlar.

Büsbütün geçmişim kendimden, düşünemem;

Yalnızlık habersizce beni de kavrar.

O yalnızlık değil mi ki yalnızdır

Azalmaktansa daha da yalnızlaşır –

Geceleyen karların bomboş aklığıyla

Bir şey anlatmadan, hem neyi anlatır.

Yıldızlar aralarındaki boş alanlarla

Korkutamaz beni – insan yok ki yıldızlarda.

İçime koydum onu, yuvasına daha yakın,

Korkutayım diye kendimi kendi bozkırlarımla.

Çeviri: Suphi Aytimur

Acquainted with The Night –

Gece ile Tanış

Ben tanışlarından biriydim gecenin.

Yağmurda düşüp yollara yağmurda döndüm.

En uzak ışıklarına yürüdüm kentin.

Daldım kentin en sıkkın sokaklarına.

Nöbetteki bekçinin yanından geçtim

Ve başımı eğdim, neyimeydi benim konuşma.

Durdum sessizce ve durdu ayak sesleri sessizce

Uzaklardayken kesik bir haykırış

Başka bir sokaktan ulaştı evler üzre;

Ama bu ne ‘geri dön’ diyeydi, ne de ‘hoşça kal’;

Daha uzaklarda, belki de göklerde

Göğe karşı bir saat ışıl ışıl

Dedi ‘ne doğru, ne de yanlıştır zaman dediğin’.

Ben de tanışlarından biriyim gecenin.

Çeviri: Suphi Aytimur

Reluctance –

İsteksizlik 

Açıkta tarlalarla korularda

Ve duvarlar üzerinde gezindim;

Tırmandım görüntülü tepelere

Dünyayı seyredip aşağı indim;

Şoseden dönüp evime geldim,

Ve işte bu da bitti.

Yerdeki bütün yapraklar ölü,

Meşenin dökmedikleri bir yana,

Çözecek onları birer birer,

Ve gitsinler diye sürüne sıyrıla

Buz bağlamış karların üzerinde,

Ötekiler bekleşirken uykuda.

Ölü yaprak yığınları sessizce yatar

Uçuşmazlar gayri ötede beride;

Son yıldızçiçeği yalnız gitmiş;

Kuruyor güvercin – çalı çiçekleri de;

Aramak için yürekte hala bir istek,

Ama ayaklar sorar, ‘Nereye?’

Ah, insan yüreğine umulur

mu hiç hainlikten daha az acı gelsin

Olayların selinde böyle sürüklenmek,

Önünde saygıyla eğilmek gerçeğin,

Ve baş eğip kabullenmek sonunu

Sevgilerin ya da mevsimlerin?

Çeviri: Suphi Aytimur

A Considerable Speck (Microscopic) –

Önemli Bir Zerre

Bir zerre gözümün önündeki herhangi bir yerde

Olacak yerde bembeyaz bir kâğıt üzerinde

yazdığım yerin tam karşısında belirdi.

Ben kalemim havada bekleye durdum,

Bir mürekkep noktasıyla durduracakken onu,

Ondaki acayip bir şey düşündürdü beni.

Toz zerresi değildi o, soluğumla savrulacak,

Ama kuşkusuz ki canlı bir böcekti

Kimliğini kendisi açıklayacak bir böcek.

Kalemimden kuşkulanmış gibi durdu o,

Sonra yeniden çılgınca seğirtmeye başladı

Yazımın daha kurumamış yerine doğru;

Sonra durdu yeniden, ya içti ya da kokladı –

İsteksizce, çünkü yeniden uçmaya koyuldu.

Açıkça bir merakla ilgilendim.

Görünüşte ayakları olamayacak denli küçüktü,

Ama ayakları olmalıydı hem de tam takım

Ölmeyi hiç istemediğini göstermek için.

Koşuyordu dehşetle ve kurnazca sıvışıyordu

Bocalamıştı; duraksadığını görebiliyordum;

Sonra, tam ortasında açık kâğıdın

Korkudan sindi umutsuzlukla kabullenmek için

Her neyse ona uygun bulduğum yazgıyı.

Ben de hiç yok ki senden – daha – duygusal

Ortaklaşacılığı düzenleme aşkı ki

Modern dünya bununla sürüklenmede.

Ama bu zavallı mikroskobik şey şimdi!

Değil mi ki onda bildiğim kötülükten eser yok

Varsın yatsın orada, umarım uyur da.

Bir aklım var, kendimin ve tanırım

Aklı, hangi kılıkta olursa olsun.

Kimse bilemez, ne denli mutlu oldum

Kağıtta görünce en küçük gösterisini aklın.

Çeviri: Suphi Aytimur

Love and a Question –

Sevi Bir Sorun

Bir garip çöktü kapıya akşam

Senli benli konuştu taze gelinle

Elinde yeşilli aklı bir deynek

Dayanağı korunağı olacak

Sordu dudaklarından çok gözleriyle

“Bu gecelik sığınabilir miyim evinize”

Döndü ardına baktı

Karanlık pencerenin dibinde

Yürüdü sundurmaya çıktı gelin

Gel dedi göğe bakalım birlikte

Görelim nasıl başlıyor gece

Gel yabancı ikimiz

Yapraklar hışırdadı bahçede

Mavi yaprakları ağaçların

Güz bu doğru kış rüzgârı bu

Yabancı anlıyasın isterdim bunu

Karanlık odasında taze gelin yalnız

Eğildi ocağın ateşine

Al güllerce ışıdı yüzü

Yüreğinde bir yanma

Görüverdi sanki içini

Baktı ıraklara o eski yola

Ah altın bir kutuda gümüş iğneyle

Tutturulmuş olsaydı yüreği şimdi

Düşündü gelincik az daha

Bir dilim ekmek bir güzel çanta

Acıdı Tanrının fakirliğine

Ya da şu zenginliğine

Ne o ne de yabancı

Bir çift söz edememişti sevileri üstüne

Anlamak istiyordu ne olduğunu içindekinin

Odasında hâlâ taze gelin.

Çeviri: Hüseyin Başaran

The Demiurge’s Laugh –

Yaradan’ın Gülüşü

Uzaklarda korunun tekdüzeliği içreydi;

Sevinçle koşuyordum Şeytanın izinde,

Ama biliyordum, izlediğim gerçek tanrı değildi.

Tam da ışığın kararmaya yüz tuttuğu saatte

Birdenbire duydum her şeyi – buydu -gereksindiğim:

Ve bu nice yıllarımı almıştı benim.

Ses ardımdandı, önümden değildi,

Uykulu bir ses, ama oldukça alaycı,

Hiç de umursamayan birinin sesi gibi.

Şeytan gülmek için balçığından çıktı,

Giderken de gözündeki pisliği temizliyordu;

Ve ben anladım iyice Şeytan ne demek istiyordu.

Unutamam hiç, gülüşü nasıl çınlamıştı.

Öyle yakalanmayı aptallığıma veriyordum,

Kıstım adımlarımı, sanki orada bir şey vardı

Ve ben yapraklar arasında onu arıyordum

(Durup Gözetledi mi? diye bir kuşku içimde).

Sonra oturup yaslandım bir ağacın gövdesine.

 Çeviri: Suphi Aytimur

Bu içeriği beğendiniz mi? Bunun gibi daha fazla içerik üretebilmemiz için bize Patreon´da destek olun. 🙂
10layn.com Patreon button