2 Haziran 2020

Black Swan (Siyah Kuğu) İncelemesi: Kusur ve Kusursuzluk Arasında Mükemmelliyetçiliğin Bireysel Sancısı

Didem Kurtoğlu

Black Swan (Siyah Kuğu)

  • Yapım Yılı: 2010
  • Tür: Dram/Gizem
  • Süre: 1 saat 48 dakika
  • Yönetmen: Daren Aronofsky
  • Senarist: Mark Heyman, Andres Heinz, John McLaughlin
  • Film Müziği: A Swan Song, Clint Mansell
  • Önemli Oyuncular: Natalie Portman, Mila Kunis, Vincent Cassel

Darren Aronofsky

Darren Aronofsky, 1969 yılında New York Brooklyn’de dünyaya gelmiştir. Öğretmen ebeveynlere sahip olan yönetmen, Edward R. Murrow Lisesi’nden mezun olmuştur. Broadway’deki tiyatro oyunlarına gitmesi onun gösteri dünyasına olan ilgisini arttırmıştır.

1985 yılında, Doğa ve Biyoloji üzerine Kenya’da bir süre eğitim alan usta yönetmen, 1986’da Alaska’da konuyla ilgili çeşitli çalışmalar yapmıştır. Aronofsky, 1987’de Harvard Üniversitesi‘nde sosyal antropoloji ve sinema eğitimi almıştır. Aronofsky’nin çektiği kısa filmlerinde etkilendiği isimler arasında Akira Kurosawa, Roman Polanski, Terry Gilliam, Shinya Tsukamoto ve Hubert Selby Jr. Spike Lee gibi önemli yönetmenler yer almaktadır.

Aronofsky’nin tez çalışması olan Supermarket Sweep, 1991 yılında Öğrenci Akademi Ödülleri’nde finalist olmuştur. 1992’de Aronofsky, AFI Konservatuarı’ndan yönetmenlik üzerine yüksek lisans derecesini almıştır.

Aronofsky’nin Uzun Metraj Filmleri

  • Mother! (Anne), 2017
  • Noah (Nuh), 2014
  • Black Swan (Siyah Kuğu), 2010
  • The Wrestler (Şampiyon), 2008
  • The Fountain (Kaynak), 2006
  • Requiem for a Dream (Bir Rüya için Ağıt), 2000
  • Pi, 1998
black swan

Kuğu Gölü (Swan Lake), Tchaikovsky

Darren Aronofsky’nin esinlendiği, Tchaikovsky tarafından bestelenmiş olan Kuğu Gölü (Swan Lake), en ünlü bale müziklerindendir. Tchaikovsky’nin müziğinde notalardan umutsuzluk ve dram akmaktadır. Nadiren neşeli tarafına şahit olduğumuz kendine özgü tonal yeteneği, melodilerine zenginlik kazandırmıştır. 

Kuğu Gölü’nün orijinal hikayesinde, genç bir prens ve güzel bir kuğu prensesinin birbirlerine duydukları aşk anlatılmaktadır. Prens, 21. yaş gününü etrafında çaresizce onu etkilemeye ve onunla dans etmeye çalışan kızlarla kutlamaktadır. Prens için kızlar herhangi bir şey ifade etmemektedir.

Hikayenin ana karakteri, Odette ve arkadaşları bir büyücü (Rothbart) tarafından kuğuya dönüştürülmüştür ve büyü, bir erkek Odette’ye aşık olunca bozulacaktır. Prensin avlanmaya çıktığı bir gün, suda yüzmekte olan zarif kuğulardan biri dikkatini çeker. Bu, başında taç olan Odette’dir. Odette yaşadıklarını prense anlattığında, prens ona aşık olur. 

Prensin devam eden yaş günü kutlamasında annesi ona kızlardan birini seçmesini söyler. Büyücü ise, Odette kılığına soktuğu kızını, prense gösterir. Heyecanlanan prens dans etmeye başladığı sırada Kuğu Odette pencereden onları görür. Olanları anlayamayan Kuğu Odette, pencereden onları izlemeye devam eder. Prens, sahte Odette’ye aşkını ilan edecekken, gerçek Odette kaçar ve prens de Odette’nin peşinden göle gider. Ancak büyücü, kızıyla evlenmeye zorladığı prensi bulur ve ona sözünü tutması gerektiğini hatırlatır. 

Prens ise, onunla evlenmektense ölmeyi tercih edeceğini söyler ve kuğuların büyüsü de gerçek aşk ekseninde bozulur. 

1875 yılında Kraliyet Tiyatrosu’nun isteği üzerine Tchaikovsky, Kuğu Gölü’nün bestesini yapmıştır. Çeşitli koreografilerle günümüze kadar gelen Kuğu Gölü balesi, bugün hala bir başyapıt, görsel ve işitsel bir şölen olarak görülmektedir.

Aronofsky’nin Kuğu Gölü Balesi

Daren Aronofsky, bir bale gösterisini perdeye taşımaktan çok daha fazlasını yapmıştır. Psikolojik gerilim ve dram izleri taşıyan film, Nina’nın kendi başına bir beyaz kuğu olduğunu ve dans ettiğini hayal etmesiyle başlar. Nina uyanır ve biz bu gösterinin rüya olduğunu anlarız. Akabinde annesiyle konuşması da rüyayı doğrular nitelikte olacaktır. 

Nina’nın bir bebekmiş gibi dizayn edilmiş odası ve annesinin hegemonik söylemi bir şeylerin ters gittiğini en baştan bize hissettirir. Göstergelerin karakterle arasındaki bağıntı genellikle dikotomiktir*. Thomas (öğretmen), Siyah Kuğu’yu seçeceğini fakat bu defa doppelganger bir çalışma yapacağını söyler. Thomas’a göre Nina, sadece beyaz kuğu olabilecek yetenektedir. 

Nina’nın her iki kuğuyu da olabileceğini hayal etmesi, filmin kurgusunda da karşımıza çıkmaktadır. Thomas bu ikililiği tek bedende görmek istediğini söylerken ona bakan Nina, aynada öğretmenini iki kişi olarak görür. İçten bir gülümsemeyle diğer aynaya bakar ve tek gördüğü için sevinir çünkü kurgusu çalışmaktadır. 

Nina’nın annesiyle olan ilişkisi mahremiyetin ötesindedir. Öyle ki, Nina kendisini tesir altına almış olan obsesyonundan dolayı cildini kaşımakta, annesi de onu giydirip hazırlarken bu izlerle ilgili onu sorguya çekmektedir. Zayıf olma takıntısının ne derece ileri boyutta olduğunu annesinin kutlama için getirdiği pastadan yemek istemediğinde anlarız ve terzinin kıyafetler için ölçü aldığı gün zayıflamışsın sözüne sevindiğinde görürüz. Kendi bedenine ve çalışma hayatına olan kontrolü o kadar fazladır ki, bu durum zarar verici olmaktadır. Nina film boyunca kendisiyle bir savaş halindedir, fakat bu mücadeleyi ezeli rakibi Lily üzerinden yansıtır. 

Sanrılardan oluşan evreni, iki kadın üzerinden pekişmektedir. Rol model gördüğü emekli balerin Beth ve Siyah Kuğu olmasının önündeki engel, teknik bilmeyen fakat samimi dans eden Lily…

* Dikotomi: Bir ikilik, bir bütünün iki parçaya bölünmesidir.

black swan natalie portman

Film, diegetic** unsurlarını baleyle öyküleme oturttuğu için görmemizi oldukça kolaylaştırmış ve aurasını yalın ve gerçekçi zemine oturtmuştur. Piyanodan akan ses ve dans eşzamanlıdır. Nina’nın daha iyi olmak için tıpkı Lily gibi olması gerektiğini düşünmesi ve onu prova yaparken izlemesi de mimetik*** özellikler göstermektedir.

Nina’nın mahrem alan oluşturmak için kullandığı sopa, Freud’un bahsettiği iğdiş edilmeyi hatta baba yasasını akıllara getirir. Nina kendini korumak için fallik düzleme ait olan bu nesneyi seçmektedir. Yine onun aynalar ile olan ilişkisi defalarca karşımıza çıkmaktadır. Bu da, henüz kendisiyle tam manasıyla tanışmadığını, kimliğini bulamadığını göstermek için kullanılan güzel bir yoldur. 

Film, altyapısını psikolojik çıkmazlar üzerinden hazırlamıştır. Tercih ettiği betimlemeler de siyah kuğunun karanlık bir tarafa ait olması gibi (biliçaltı) manidardır. 

**Diegetic: Anlatılan durumlar ve olayların gerçekleştiği bir dünyadır. Göstermenin, canlandırmanın karşıtı olarak anlatma, aktarmadır.

***Mimetik: Taklide ilişkin.

Gösteri gününe kadar Lily ile olan hesaplaşması süren Nina, büyük gün geldiğinde de onu kendi hayal dünyasında öldürmeyi ve bu suçun verdiği kirlenmişlikle de siyah kuğuya rahatlıkla dönüşebileceğini tasarlamıştır. 

Beyaz kuğuyu canlandırdıktan sona odasına dönen Nina, aynada kendi sureti yerine Lily görür ve ayna ile şiddetli bir kavgaya girer. Ayna paramparça olur, yerde de kanlar içinde Lily vardır onu sanrılı dünyasında banyoya taşır ve ‘Siyah Kuğu’ya, derisine kadar dönüşür. Son bir dönüşüm kalmıştır. Tekrar beyaz kuğu olması gerekir. 

Odasına gittiğinde kapı çalar, açtığında karşısında Lily’i görür. Gerçeklikle yüzleşen Nina, vücuduna sapladığı cam parçasını çıkarır ve bir beyaz kuğu masumluğunda gözleri dolar. Sahneye tekrar döndüğünde son hareketi olan dağa tırmanması ve yerde bulunan yatağa atlaması gerekecektir. Atlar fakat kanlar içinde kalır. Nina derin bir nefes alır. Çünkü önemli olan salonda kopan alkış sesidir. 

Nina’nın hırsı kendisine zarar vermiştir. 

Aronofsky’nin çizdiği kadın, ölümü pahasına başarıyı takıntı haline getirmiş bir kadındır. Bale gösterisini anlamsal platformda kurgularken de çoğumuz için dönüşümün ne denli vazgeçişlerle yüklü olduğunu göstermektedir. Filme ait kurguda da herhangi bir geri bildirim yerine dağa tırmanmış Nina’yı, çok uzakta oturmasına rağmen, annesi ile göz göze getirir. Annenin kendi hayatında başaramadıklarını Nina başarmıştır ama yaşlı gözlerle, çünkü beyaz elbisesi kısmen kan içindedir ve yere atladığında bu onun aslında annesiyle belki de son göz göze gelişi olacaktır. 

Kapanış sekansında ses tasarımında ruhumuza dokunan bir alkış sesi ve görselde Nina’nın kanlar içindeki vücudunun etrafında toplanan dansçılarla birlikte Thomas vardır. Nina dokunaklı biçimde ‘hissettim’ der. O, hem fizyolojik hem de psikolojik anlamda sağlıklı değildir. 

Yönetmen, kadının kendisiyle hesaplaşmasını bize kimi zaman onun tırnak etleriyle olan anlaşmazlığında, kimi zaman da Thomas’a Lily’i istemiyorum diye haykırdığında önündeki engelleri yok etme arzusuyla ve son olarak da canı pahasına olacak hırsını beyaz dans elbisesinde gördüğümüz kan ile göstermektedir.

black swan

Metz, her zaman için imgeler sisteminin rasyonel olarak nedenli olması gerektiğini söylemiştir. Hatta bundan dolayı, sinemanın bireysel bir dile ait olmaktan öte evrensel bir dile ait olduğunu savunur. 

Temel anlam ve yan anlam, nasıl bir cümlenin gramerinde çeşitli şekillerde anlamamıza olanak sağlıyorsa, sinema da dilini temel ve yan anlam olarak kurmaktadır. Black Swan filminde siyah olan kuğunun sadece siyah renkte olmasından bahsedilmemektedir. Gösterenin oluşturduğu fenomen, siyahın karanlık olana ait olduğunu; tıpkı şehvet, hırs, tutku gibi bizi esir aldığında kendimizi tanımamızı zorlaştıran duyguları simgelemektedir.

Fakat daha da ötesinde, kızın pisipisilerinin olması bize balerin olabileceğini çağrıştırırken onların fazlaca yıpranmış olması da çok çalıştığını göstermektedir. Anlam üreten bu işaretler, gelişigüzel dizimsel bir yapıda değildir. Yönetmen daha basit yaklaşmayı tercih etseydi, kıza annesini aramasını ve yeni bir ayakkabıya ihtiyacı olduğunu söylemesini senaryosunda ekleyebilirdi. Bu, bizim için yine çok şaşılacak bir durum olmazdı çünkü anne figürü gelişimsel sıkıntıya yol açacak kadar dominanttır.

Çekimlerinde dramatik eğriyi arttırmak için tercih ettiği yakın planlar, Lily ile Nina’nın karşılaşmasında seçtiği başarılı amorslar (parça çekim), ışıkların sahne dünyasına ait hareketli ve göz alıcı tarafını kullanmadaki başarısı, kurgu felsefesini çözmesiyle bugün hala siyah kuğunun veya bir çift bale ayakkabısının zihnimde uyandırdıkları Aronofsky’den başkası değildir. 

Sözlü edebiyatın birtakım uyaklarla örülmesi ve günümüze kadar gelmesi nasıl güzel bir kazanımsa, iyi bir söz dizimine (sinema dilinin ait olduğu) göre sıralanmış filmlerde zenginliğimizdir.

Sonuç

Hayat, ne pahasına olursa olsun, insanın kendisine veya etrafına birtakım çıkarları için zarar vermesini uygun görmemektedir. Sadece ide (zihinsel katman) ait olan tarafımıza göre hareket etmek sağlıklı bir davranış değildir. Bu hal ya tedaviyle kontrol altına alınmalı ya da bize olan dönüşlerinin yıkıcı olacağı konusunda bilinçlenmemiz gerekmektedir. Sıradan bir balerin olmak o kadar da kötü değildir. Eğer yapılan işte, herhangi bir sanatsal iz varsa sıradanlık etiketinden er ya da geç arınılacaktır.

Didem Kurtoğlu

Tüm yazıları

E-bültenimize kaydolun.