Bu yazımda, aslında şimdiye kadar çoktan yazmam gereken bir portreyi kısaca anlatmaya çalışacağım: Cem Sultan, Roma’nın Fatihi Sultan Mehmed’in en küçük oğlu. Fakat ne acıdır ki, babasının şanından uzakta ve düşmanlarının elinde kullanılan bir esir…
Cem Sultan’ın film senaryolarını aratmayacak hayatına kısaca bir bakalım…

1459’da Edirne Sarayı’na doğdu.
Daha doğarken bir taht olasılığının “yazıldığı sayfaya” düştü. Doğduğu şehir, doğduğu dönem… Hepsi Osmanlı gücünün en yüksek olduğu ana denk geldi. Onun babası bir padişah değil, bir imparatordu. Dünyadaki en popüler hükümdar konumundaydı. Bu yüzden Cem’in çocukluğu, normal şehzadelerin hayallerinden değil, Roma Kayzerlerinin devletin ihtişam ve gelecek hesaplarından oluştu.

Fatih’in oğlu olmak, sevgi kadar siyasetin de içinde büyümektir.
Bazen babasının gözünde şefkat vardı, bazen “kardeşleri ölçen gözler”. Çünkü Fatih’in dünyasında evlat sadece evlat değil, geleceğin devlet taşıydı.
Cem’in duygusal dünyasında, babası hem gurur hem mesafe demekti. Fatih Sultan Mehmed harika aşk şiirleri yazacak kadar duygusal ‘’kardeş katli vaciptir’’ diyecek kadar duygudan uzak bir devlet adamıydı. Şehzade Cem bunu hep bildi ve hep attığı adımları bu doğrultuda attı.

Cem, kültürlü bir şehzade oldu.
Şiire eli iyi giderdi. Dilini iyi kullanırdı.
Savaş meydanında da kötü değildi ama “ruhu”, kılıçtan çok kalemin desenine yakındı. Bu, onu Osmanlı içinde “ciddi ama ince ruhlu” bir portreye dönüştürdü. Tıpkı babası gibi sanata çok ilgiliydi. Rönesansı takip eder; fikri zikri açık, çağın ilerisinde adımlar atmayı hedeflerdi. Bu tarafları babası Fatih Sultan Mehmed tarafından çok beğenilir ve taktir edilirdi.

Fatih’in ölümü (1481), dünyanın dengelerini değiştirdi.
Bir devlet liderinin kalbinin durması, iki kardeşin kaderini ateşledi. Fatih öldüğünde, Cem ve Bayezid artık aynı defterin iki farklı ihtimaliydi. Ve devlet geleneği, duygudan önce iradeyi çağırmaya başladı. Şehzade Bayezid daha sakin daha oturaklı ve yumuşak huyluydu. Fatih’ten sonra ordu ve halk artık savaşlardan yorulmuştu ve rahat bir nefes almak istiyordu. Özellikle ordu, Fatih’in uzun seferlerinden bıkmış, deyim yerindeyse biraz dinlenmek istiyordu. Elbette bu tıpkı babası gibi atak bir şehzade olan Cem’in aleyhineydi.

Bayezid’le taht mücadelesine girişti.
Osmanlı tarihi için bu ilk ve en dramatik kardeş karşılaşmalarından biriydi.
Kılıç – siyaset – nüfuz… Hepsi devreye girdi. Ağabeyinin ardında yeniçeriler ve yaşlı devlet adamları vardı. Ağabeyi İstanbul’da tahta çıkarken Fatih Sultan Mehmed’in, kendinden sonra yerine gelsin istediği oğlu Cem de Bursa’da tahta çıkıp adına hutbe okuttu.
İki ayrı imparator olamayacağı aşikardı. Kardeşler savaşınca, Cem kaybetti. Aslında sadece savaşı kaybetmedi. Bu savaşla devletten içeriye uzanan bir bağ kopmuş oldu.

Yenilgi onu “yabancı topraklara güvenmeye” zorladı.
Artık ona sığınacak bir vatan, babasının imparatorluğunda yaşayacak bir köy, yatacak bir yatak yoktu. Şehzade olmak en görkemli unvan iken, bir anda devletin güvenlik riski olarak tanımlandı.
Bu, kaderinin en acı taraflarından biriydi.

Rodos Şövalyeleri’ne sığındı.
Osmanlı şehzadesinin, Hıristiyan şövalyelere sığınması tarih için hala sarsıcı bir görüntü. Fakat tarafsız bir değerlendirme yapıldığında bu durum, Cem’in zihninde hâlâ bir mücadele adımı olan ‘‘tekrar güçlenip geri gelebilirim’’ fikrini yaşatması için kendinin yaşamaya çalışmasından başka bir şey değildi.

Oradan Fransa’ya, oradan da İtalya’ya taşındı.
Maalesef işler beklediği gibi gitmeyen bir Osmanlı şehzadesi olan Cem, artık Avrupa saraylarında el değiştiren bir “koz”du.
Krallar, papalar – hepsi Cem’in bir gün Osmanlı’ya karşı “baskı kartı” olabileceğini hesapladı. Cem ise, saray saray gezerken kendi hayatının artık kendi iradesinden çıktığını hisseden bir adam haline geldi. Cem, Avrupa’da gezerken Osmanlı bu krallara yüklü tazminatlar ödüyor ve deyim yerindeyse şantaja maruz kalıyordu.

Onun hayatı artık esaret ile diplomasi arasında gidip geliyordu.
Osmanlı’yı sıkıştırmak isteyenler “Cem’i elde tutarsak Bayezid’in eli zayıflar” diye düşündü. Bu sebeple Cem’e iyi odalar, iyi sofralar sunuldu ama aslında özgürlüğü yoktu. Lüks, altın tepsiye dizilmiş bir esaret oldu.

1495’te İtalya’da öldürüldü.
Bir devletin evladı iken, diğer devletlerin aracı haline geldi. Kardeş kavgasına bir son vermek isteyen Sultan Bayezid, bütün Avrupa’nın malzemesine dönüşen kardeşi Cem için papalık ile anlaşarak zehirletmek suretiyle Cem’i öldürttü. Elbette yüklü tazminatlar karşılığında… Cem Sultan’ın ölümü, gerçekte bir insanın değil, bir hanedan içi siyasi ihmalin tasfiyesiydi.
Sonsöz
Cem Sultan, tarihte “tahtı kazanamadı” olarak yazılır. Fakat tarih onu çabalarından ötürü hiçbir şehzadeye nasip olmayan ‘‘Cem Sultan’’ unvanıyla altın sayfalarına yazdı. Aslında kaybettiği taht değil, kendi hayat hakkıydı. Belki de tahtı değil, hayatını kazanmak istedi.
Taht kavgası kazananı belirler. Ama tarih bazen kaybedeni daha derin yazar. Çünkü acı, zaferden daha kalıcıdır.
Cem Sultan’ın Osmanlı sarayından başlayıp Avrupa duvarlarına çarpan hayatı, film senaryolarından bile dolu olan bir portre. Ve onun hikâyesi bize şunu gösterir:
“Kader, her zaman insana galip gelir.’’
Yeni yazılarda görüşmek üzere…

