29 Nisan 2020

Carl Gustav Jung: Freud’un En Ünlü Muhalifi

Seray Demir

Carl Gustav Jung Kimdir?

Köy rahibi Paul Achilles Jung´un tek oğlu olarak, 1875’de, İsviçre’de dünyaya gelir. Başarılı bir doktor ve Basel Üniversitesi Rektörü olan büyükbabasının adıyla, yani Carl Gustav Jung ismiyle vaftiz edilir. 

Büyükbabası hakkında, Goethe’nin gayrimeşru çocuğu olduğu iddia edilir. Fiziksel benzerliğine rağmen bunun daha çok bir efsane olduguna inanılır. 

carl gustav jung

Eğitimi

1895 yılında, Basel Üniversitesi’nde doğa bilimleri ve tıp okumaya başlayan Carl Gustav Jung, normal bir doktorluk kariyeri yerine, psikiyatri bölümünü seçince tüm üniversite arkadaşları çok şaşırır ve bu kararına karşı dururlar. Onlar için bu, özel bir yeteneğin yok olması anlamına gelmektedir. 

1900 yılında, Carl Gustav Jung üniversiteyi başarı ile bitirir, ardından gelmiş geçmiş en iyi psikiyatristlerden biri olan Eugen Bleuler’in asistanı olarak çalışma şansını elde eder. Burda eğitiminin devamını aldıktan sonra, bir dönem Fransız psikolog Jean Piaget ile de çalışır. 

Carl Gustav Jung, hayatının sonlarında, üç büyük derinlik psikiyatrından biri olarak ismini tarihe yazdırır.

Jung’un Farkı

İşini tutkuyla yapan Carl Gustav Jung, birçok psikiyatristten daha ince, daha dikkatlice gözlemler yapmıştır. Örneğin; başkaları şizofrenide sadece bir delilik görürken, Jung hastalığın altında yatan derin anlamı görmüştür. 50 yıldır akıl hastanesinde yaşayan bir kadının daima tekrarladığı dikiş hareketlerinin, sevdiği ayakkabı ustasının onu terk etmesi ile bağlantılı oldugunu fark etmiştir. 

Üniversite döneminde yaptığı bir sunumun başlığı Kesin Bilimlerin Sınırlarının Ötesinde, Jung’un bilimsel tutumunu en iyi şekilde anlatmaktadır. Çünkü bilimsel tabanlı çalışmasına rağmen, hep sert materyalizmi eleştirmiştir.

Jung’a göre; insan ruhu maddi olmayan, mekan ve zamanın dışında bir varlıktır ve buna rağmen hipnoz, medyum iletişimi ve uyurgezerlik ile ampirik biçimde araştırılabilir. Jung’un fikirleri daima canlı tartışmalara yol açmıştır. 

Jung ile Freud Birliği

İlerleyen zamanda tanıştığı Sigmund Freud, Jung’u, onunla çalışan en yetenekli yardımcısı olarak tanımlar. Tanıştıkları zaman Freud 50 yaşındadır. Batıl inançları ve hastalık hastalığı korkusu sebebiyle 12 yıl daha yaşayacağını varsayan Freud, Jung’u en uygun halefi olarak görür. Jung ise, Freud’u bir baba olarak gördüğünü beyan eder.

Böylece aralarında baba-oğul ilişkisine benzeyen bir ilişki gelişir. Freud’un kurduğu Uluslarası Psikoanalitik Topluluğu’nda başkanlık yapan Jung, Yeni Psikoanalitik dergide de editör olarak yer alır.

Freud ve Jung
Sigmund Freud & Carl Gustav Jung

Ayrılış

Jung, zaman geçtikçe Freud´un fikirlerinden uzaklaşır. Freud, Jung gibi psikiyatri eğitimi almadığı, mitoloji ve din bilimlerine uzak olduğu icin aralarında görüş farklılıkları gittikçe büyümeye başlar.

Jung, en azından iki konuda Freud ile hemfikir olamaz. Birincisi, Jung´a göre; insan motivasyonu sadece cinsel bir enerji değildir. İkincisi ise, bilinçaltı sadece kişisel ya da bireysel değil, aynı zamanda kolektiftir. 

Jung’a göre; Freud´un birçok konuda bakış acısı dar ve tek yönlüdür. Freud’un psikolojik enerji olarak tanımladığı ‘libido,’ Jung’a göre; genel bir hayat enerjisidir ve cinsellik, sadece o enerjinin farklı bir formudur. 

Carl Gustav Jung ne zaman Freud ile bu konularıda tartışmaya girse, Freud, Jung’un fikirlerini ‘gençlik, deneyimsizlik’ veya ‘direniş’ olarak algılar. Jung, 1912’de yazdığı bir mektupta Zerdüşt’ten alıntı yaparak; ‘Eğer sadece bir öğrenci olarak kalırsan, bir öğretmene kötü bir ödül veriyorsun’ diyerek, ilişkiyi tamamen kopma noktasına getirmiştir. 

Ortak Yaratıcı Hastalık Dönemi

Tıpkı Freud gibi, Jung da 38-45 yaş arasında nevrotik bir dönem geçirir.

Özellikle yoğun entellektüel faaliyet sonrası ortaya çıkan ve bazen şizofreniye benzeyebilen bu rahatsızlık, 4-5 yıl sürebiliyor. İyileşme başladığında, kendiliğinden ve spontane oluyor ve öforik duygular ile kişilik dönüşümünü de beraberinde getiriyor. 

Hem Sigmund Freud hem de Carl Gustav Jung, iyileşmenin ardında en önemli eserlerini yazmışlardır. Freud 45 yaşında Rüyaların Yorumu; Jung ise, 46 yaşında Psikolojik Tipler kitabını bastırmıştır.

Arkaik Tipler ve Kolektif Bilinçaltı

Nasıl Freud dünyaya izini, bireysel bilinçaltı kavramı ile bıraktıysa; Jung’un da dünyaya bıraktığı en önemli kavramlar kolektif bilinçaltı, kolektif hafıza ve arkaik tiplerdir.

Jung, 1909 yılında tüm cesareti toplayıp Kolektif Bilinçaltı hakkındaki hipotezini ortaya koyar. Freud´dan en çok bu konuda ayrışan Jung, kolektif bilinçaltı ile, insanın sadece bir bireysel bilinçaltı olmadığını, aynı zamanda tüm insanlığın ortak bir bilinçaltı olduğunu iddia eder. Jung’un arkaik tipler terimi ise, bu kolektif bilinçaltının parçalarıdır ve insan ruhunun evrensel temelidir. Bu arkaik tipler insanoğlundan insana miras kalan, en eski yaşanmışlıkların izleri, kalıntılarıdır. Kendilerini efsaneler ve masallarda da gösterirler. Örneğin; masallardaki kahramanlar, şifacılar, hükümdarla,r vs. gibi. Yani, arketipler insan varoluşundan bu yana şekillendirilmiş formlardır ve her insanda; sınıf, din, dil, ırk, coğrafya ve tarihten bağımsız olarak benzer düşünceler, görüntüler, duygular, fikirler ve efsaneler tetiklerler. Arketipler makro düzeyde kolektif hafızayı oluştururken, bireysel özelliğimiz ise, kendisini mikro düzeydeki öz benliğimizde, bireysel hafızamızda ve bireysel farklılığımızda sergiler. 

Öz Benlik, Benlik, Persona, Anima, Animus, Gölge

Arketiplerin oluşturduğu psikolojik yapılanmalar:

Öz Benlik

Kişinin özüdür, dinamiktir ve ömür boyu hayatımızın hem mimarı hem de ınşaatçısıdır. Varlığımızın psikolojik çekirdeği öz benliğimizdir. Hedefi ise, bireysel yaşam çerçevesi içerisinde, insanın kendisini mümkün olduğu kadar bütünsel ve eksiksiz şekilde gerçekleştirebilmesidir. Bu çekirdek yapı, psikolojik matris gibi öteki arketip yapılardan oluşur ve öz benliğimiz, düşüncelerimizi, davranışlarımızı ve duygularımızı çevremizdeki etkiler doğrultusunda yönetir. Öz benlik aynı zamanda spiritüel bir yapıdır ve kozmosun içindeki insanın kendi yerini bulmasını, tanrı ve ruh/spirit ile kendisini bağdaştırmasını da sağlar. 

Ben (Bilinç)

Şuurun, bilincin ortasındadır ve erken çocukluk gelişimi sırasında öz benliğin içinde gelişir. Öz Benlik ile Ben, Jung’un ‘Ben-Öz Benlik Ekseni’ olarak adlandırdığı eksen üzerinde birbiriyle bağlantılı haldedir ve insan kişiliğinin stabil olmasını sağlar. Ne zaman ‘ben’ ya da ‘bana’ desek, benliğimizden bahsederiz. Benlik kimliğimizi oluşturan yapıdır ve 7’den 70’e bahsedilen hep aynı benliktir.

Persona

Dış dünyaya yansıttığımız ve kabul görmesini beklediğimiz benlik tarafımızdır. Bir tür maske ve dış cephedir. Persona bir vitrine benzer, kendimizi dış dünyaya karşı nasıl tasarlamak istersek, o yönde süs verebiliriz, yani bizim çikolata tarafımızdır. 

Toplumda kabul görme ihtiyacından doğan Persona’ya uygun olmayan kişilik özellikler ise, Gölge olarak yeni bir alt kişilik oluşturarak varlığını sürdürür ve bireysel bilinçaltımızda yer alırlar.

Bu alt-kişilik, bir gölge gibidir ve biz nereye gidersek o da bizimle gelir. Çoğu zaman görmemeye gayret etsek de, genelde ondan kaçamayız ve onunla genellikle rüyalarımızda, yabancı bir düşman olarak karşılaşırız.

Düşman Arketipi

Arketipler arasında en önemli ve en öldürücü olandır. Düşman arketipinin temelleri, çok erken çocuklukta 1-2 yaş arasında, gelişmeye başlar. Sağır ve kör çocuklarda bile görülür. Yabancı biri geldiğinde, çocuk ondan uzak durur, yabancının varlığına tepki verir. Bu davranışın evrensel bir anlamı vardır: Hayatta kalma mücadelesi.

Toplumlar içinde kişisel ruh alanında gölge arketipleri iki kaynaktan beslenir: Toplumsal telkinler ve aile baskısı.

Bir toplumda kendi grubumuz (ulus, kabile, klan, vb.) tarafından düşman ilan edilen yabancı gruplar hakkında öğrendiğimiz her şeyi içerir. Düşman imajı, kişisel ruhta gölge kompleksleri şeklinde aktive olur. Başka bir örnek ise; teolojik alandaki kötülük konseptinde yer alan şeytan ve cehennem kavramlarıdır.

Anima, dişiliğe ait bir davranış ve hissediş yapısı; Animus ise, erkekliğe ait bir yapıdır. Jung’a göre; her erkek içinde bir kadın imajı taşır. Bu, belirli bir kadının imajı değildir, herhangi bir kadının imajıdır. Çünkü her erkek, bir kadın tarafından yetiştirilir. 

‘Bu görüntü temel olarak, ilkel zamanlardan gelen ve yaşayan sisteme gömülü, bilinçsiz bir kalıtsal kütledir.’

Bu kadın örneği, Meryem Ana arketipinde kendini gösterir. 

Arketiplerin belirli bir sayısı yoktur. Gerektiğinde, gerektiği gibi oluşurlar. Bazen iç içe girerler veya birbirleriyle birleşirler.

Platon’a Karşı Jung

Belli bir dereceye kadar Jung’un ‘arkaik tipleri’ Platon’un idealarına benzer. Platon’a göre; idealar sadece zihinsel varlıklardır ve insan hayatının başlangıcından önce tanrıların düşünce dünyasında yer alırlar. Ve idealar da, bir şeyin genel özelliklerini somutlaştırdıkları anlamında kolektiftirler. 

Örneğin; insanın eşsiz parmak izi gibi, arkaik tipler de benzeri bir şekilde evrensel olan ile bireysel olanı, genel olan ile eşsiz olanı birleştirirler. Genel olarak insanlığa ait oldukları ve kendilerini özellikle her bireyde daha farklı gösterdikleri için.

Platon’un idealarının aksine, Jung’un arkaik tiplernin amacı bellidir ve dinamiktirler. Arkaik tipler, kendilerini kişilik ve davranışlarda göstermeye çalışırlar. Tıpkı insan özünün kendisini hayat şartlarında ve yaşam döngüsünde ortaya çıkmaya itmesi gibi.

Arketiplerin Güncelliği

Birçok bilim dalında benzeri arkaik hipotezler geliştirilmiştir. Örneğin; Noam Chomsky diller konusunda dillerin gramerleri farklı olsa da, dillerin evrensel bir grameri, derin bir yapısı olduğunu söyler.

Fransız antropolog, etnolog ve yapısalcı antropolojinin en önemli ismi, Claude Lévi-Strauss ise ‘ezeli evrensel insan gerçeklerinden’ bahseder. 

Arketipler insanoğlunun oluşturduğu evrensel bir öz benliğin parçalarıdır. Evrensellik kavramı Latincede toplam ve bütünlük anlamında, mekansal ve zamansal değişmezliği ifade eder. Bu evrenselliği birçok bilim dalında görmek mümkündür. Örneğin; etikte evrensellik, değerler veya insan hakları gibi önemli ahlaki kavramların veya kültürel inançların evrenselliğini tanımlar. 

Müzik biliminde de müzik evrenselliğini ve evrensel müzik algısının doğuştan gelen unsurlarını ve işlenmesini ifade eder. 

Pedagojide evrensellik, dünyadaki hemen hemen tüm insanların belirli bir sırayla geçtiği gelişim adımlarını ifade eder.

BONUS I

Doğal Döngü

Jung’a göre; dünyaya çevre ve şartlarına aynı şekilde uyum sağlayabilmek için, evrensel psikolojik ekipmanla geliyoruz. Ve insan yaşam döngüsünün kontrolü sayesinde, arketipler hayatımız üzerinde kalıcı bir etki gösteriyor. Bu arketiplerin matris şeklindeki sıralamasıyla beraber, hayatımızda olması gerekenler vaktinde gerçekleşiyor: Doğum, kendini ve çevreyi keşfetmek, anadili öğrenmek, kimlik geliştirmek, ilk sevgili, evlilik ve çocuk, toplumda sorumluluk almak ve ölüme hazırlanmak gibi. Her adım, başka bir arkaik talep geliştirerek doğal döngüsünde yer alıyor. 

Bu adımlar insan topluluklarında görülmüş tipik antropolojik gelişimlerdir.

BONUS II

Bu psikolojik yapıların yanı sıra insanın temel ruhsal işlevini tanımlayabilmek için ayrıca 4 farklı fonksiyondan oluşan psikolojik tiplerden bahseder Jung: Düşünme, hissetme, duyu ve sezgi.

Jung’un tanımladığı bu dört işlev bilincin yaşantılara ayarlanmasını sağlarlar. Duyular bizi bir şeyin varlığından haberdar eder. Düşünce bize bu şeyin ne olduğunu anlatır. Hissetme bu şeyin bizim için iyi ya da kötü olduğunu bildirir. Sezgi ise, bu şeyin nereden gelip nereye gittiğini fark etmemizi sağlar.

Bu dört işlev, iki tutumla karışımlar yaparak, bir insanın bilinçli varlığına anlatım verebilmesi için sekiz ayrı seçenek oluştururlar. Jung, bu seçeneklerden hareket ederek sekiz ayrı insan tipi tanımlar: Hep ikili olan – ya içe ya da dışa dönük olarak – düşünen tip, duygusal tip, duyusal tip, sezgili tip. 

Seray Demir

Tüm yazıları

E-bültenimize kaydolun.